Nükleer Restleşme

Yirmi Dördüncü Bölüm: 25.02.2005 tarihli haberde, Amerikan Başkanı George Bush ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Bratislava'da düzenlenen basın toplantısında "demokrasi" tartışmasına girdi. ABD-Rusya doruğundan sonra gazetecilerin karşısına geçen Bush, Putin'e Rusya'daki demokrasi anlayışından ''kaygılı'' olduğunu söylediğini anlattı. ''Demokrasiler her zaman ülkelerin kültür ve geleneklerini yansıtır'' diye konuşan Bush, ''Bunu biliyorum, ama demokrasilerin ortak noktaları da vardır: Hukuk devleti, azınlıkların korunması, hür basın, özgür muhalefet'' deyince, gerildiği açıkça görülen Putin söz alarak, ''Şurada ya da burada, az ya da çok demokrasi olduğunu söylemek kanaatimce doğru değil'' cevabını verdi.

Rus lideri şunları söyledi: ''Demokrasi anarşi demek değil. Herkesin aklına eseni yapması, halkı kandırmaya kalkması da değil. Biz özel demokrasi peşinde değiliz. Demokrasinin esas ilkelerini benimsiyoruz, ancak bu ilkeler, Rus geleneklerine uygun olmalı...'' Putin, Rusya'nın 90'ların başındaki diktatörlüğe dönmek gibi bir niyeti olmadığı konusunda da Bush'a şu sözleriyle teminat verdi: ''Geçmişe dönüş olmaz, olamaz. Çünkü Ruslar özgürlüklerine kavuştu.''

Yirmi Beşinci Bölüm: 23.02.2005 tarihli Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) ın internet sitesinde Arif KESKİN in ABD ve AB İlişkilerinde İRAN Sorunu başlıklı yazısında; Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush un Atlantik ötesi ilişkileri tamir etmek amacıyla yaptığı Avrupa turunda, İran yine önemli ve öncelikli görüşme konusu olmuştur. Bush un bu gezisinin, AB ve ABD nin İran politikalarını nasıl etkileyeceği merak konusudur. İran , AB ve ABD arasında her zaman bir tartışma konusu olmuştur. AB ve ABD'nin bu konuda örtüşen ve farklılaşan politikaları vardır. AB de aynı ABD gibi, İran’ın “kitle imha silahı üretme çabasından, terörü desteklemekten, Orta Doğu Barış sürecini engellemekten ve ülke içinde insan hakları ihlalinden” vazgeçmesini ve bu konularda davranışlarını değiştirmesini istemektedir.

ABD ve AB arasındaki farklılık ise İran'ın iç ve dış politikadaki davranışlarını “nasıl değiştirelim?” sorunundan kaynaklanmaktadır. 1979 İslam Devrimi'nin ardından ABD ve AB'nin İran politikaları farklılaşmaya başlamıştır. AB ülkeleri İran ile ilişki kurmuş, ABD ise bütün diplomatik ilişkisini koparmıştır. AB-İran ilişkileri, 1991'de Soğuk Savaş'ın bitmesi ve SSCB'nin dağılması ile yeni bir aşamaya girmiştir. Söz konusu durumu, ABD ve AB'nin İran arayışlarında önemli bir kopuş olarak algılamak mümkündür. Çünkü AB'nin bu dönemden itibaren günümüze kadar devam eden İran politikası net bir şekilde ortaya konulmuştur. Bu dönemden itibaren AB, İran ile ilişki kurarak “akıllandırmanın ve uluslararası sisteme entegre etmenin' doğru ve mümkün olacağını düşünmeye başlamıştır. ABD ise İran'ın ilişki kurarak ve diyalog yolu ile “akıllanacağının” mümkün olmayacağı savı üzerinde ısrarcı olmuştur. ABD bu çerçevede, İran’ın “dışlanmasını, izole edilmesini, çeşitli alanlarda ambargolara maruz bırakılmasını, ilişkilerin azaltılmasını ve askeri müdahale olasılığının gündemde tutulmasını” sürekli savunmuştur. AB söz konusu olguların İran'ı daha fazla radikalleştireceği tezini savunmuş ve bu doğrultuda ilişkilerin güvenilir bir zeminde yürütülmesini, akıllandığı ve ehlileştiği oranda İran ile ilişkilerin geliştirilmesi temelinde politika üretilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Irak'ın işgali ve müteakiben daha sık gündeme getirilen Büyük Orta Doğu Projesi, AB ve ABD arasında gizli bir küresel rekabetin doğmasına sebep olmuştur. AB, ABD'nin kendi hegemonyasını kurarak yeni bir dünya düzeni arayışına olumlu bakmamaktadır. İran'ın jeopolitik konumu bu bağlamda çok önemlidir. Dolayısıyla AB, İran'ın ABD'nin hegemonyası altına girmesini istememektedir. “İran’ın nükleer güç olmaması” konusunda AB ve ABD arasında ortak bir bakış açısı olsa da, bu sorunun nasıl çözüleceği konusunda fikir ayrılığı söz konusudur. AB ve ABD arasındaki İran politikasının farklılığının derinliği ve boyutları sebebiyle Bush'un halen Avrupa’da yaptığı görüşmelerle çözülecek bir olgu olmadığını söylemek doğru olabilir. AB'nin Irak konusunda bakış açısını ve politikasını Bush’un değiştirebilmesi kolay gözükmemektedir.

AB, İran sorununu ABD’nin inisiyatifine bırakmak istemese de, bu bağlamda ciddi güçlükler yaşamaktadır. AB'nin güçlükleri İran'ın iç ve dış politikada değişime niyet ve iradesinin olmaması ve ABD'nin İran'a karşı radikal tavır sergilemekte kararlı olmasıdır. AB'nin İran politikasının değişmesi Bush'un değil İran'ın tutumuna daha çok bağlıdır. İran bağlamında AB politikalarının başarısızlığı ABD'nin İran tezini güçlendirebilir. Söz konusu durum İran için çok tehlikeli bir sürecin başlaması anlamına gelmektedir.

Yirmi Altıncı Bölüm: 25.02.2005 tarihli Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM)’ın internet sitesinde Sinan OGAN’ın “Bush-Putin Zirvesi:”Dosta Selam,Yola Devam”” başlıklı yazısında; 24 Şubat 2005 tarihinde Slovakya’nın Başkenti Bratislava yeni bir Bush-Putin zirvesine ev sahipliği yapmıştır. Hatırlanacağı üzere ABD Başkanı George W. Bush ve Rus mevkidaşı Vladimir Putin arasındaki ilk zirve 16 Haziran 2001 tarihinde Slovenya’da yapılmıştı. Ljubljana kentinde yapılan görüşmelerde Bush düzenlediği basın toplantısında, Putin'in “gözlerinin içine bakıp” Rusya Devlet Başkanı'nın güvenilir bir adam olduğu sonucuna vardığını açıklamıştı. Aradan geçen süre içinde çeşitli uluslararası toplantılar çerçevesinde yaklaşık 15 kez bir araya gelen liderler dünyanın önemli gündem maddeleri konusunda görüşmeler yürütmüşlerdir. En son Şili’de bir araya gelen liderler stratejik güvenlik konuları ve uluslar arası terörizmle işbirliği konularını ele almışlardır.

Bratislava'daki zirve öncesinde Moskova ile Washington arasında adeta “Soğuk Savaş” rüzgarları esmekteydi. ABD açısından Rusya’ya karşı yöneltilen birçok suçlama bulunmaktaydı. Rusya’da basın özgürlüğünün kısıtlanması ve siyasi muhalefetin ortadan kaldırılması, Çeçenistan'da ki Rus terörü ve Ukrayna'daki seçimlere müdahale gibi hususlar suçlamaların temelini oluşturmaktaydı. Bunların yanı sıra, Suriye ve Çin'e Rus uçaksavar füzelerinin satılması ve İran'da nükleer santral inşası konuları da iki ülke ilişkilerini etkileyen faktörler olarak ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan “sahipleri büyük oranda Yahudi kökenli olan” YUKOS'un Kremlin tarafından parçalanması ve fiilen istimlak edilmesi de bir diğer önemli sorunu oluşturmaktaydı.

Yaşanan bu süreçte; Amerikan Senatosu Dış Politika Komisyonu’nun 17 Şubat tarihinde "Rus Demokrasisi Geri Gidiyor" başlıklı bir toplantı düzenlemesi ve "ABD'nin Rusya'ya karşı yeni bir politika izlemesi" talebinde bulunması Rus-Amerikan ilişkilerinde gelinen süreci ortaya koymaktadır. Bu bakımdan Cumhuriyetçi John McCain ve Demokrat Joseph Lieberman 19 Şubat'ta Amerikan Senatosu'na, otoriter politikaları nedeniyle Rusya'nın G-8 birliğinden çıkarılmasını öngören bir taslak sunması da önemli bir gösterge olarak ortaya çıkmıştır.

Moskova’nın Amerika Birleşik Devletleri’yle ilişkilere bakışının da pek olumlu olduğu söylenemez. Eski Sovyet coğrafyasında ABD’nin desteği ile Gürcistan’da ve Ukrayna’da başarıyla gerçekleştirilen sivil darbeler (karanfil ve turuncu devrim) Moskova tarafından Rusya’nın etkinliğine vurulmuş bir darbe olarak algılanmaktadır. Ayrıca Moskova bu darbelerin devam edeceği ve bir gün Rusya’ya da sıçrayacağından endişe etmektedir. Ruslar Batının özellikle demokrasi konusunda kendilerine karşı çifte standart kullandığını savunmaktadırlar. Putin ve Siloviki’lerin ağırlığında olan ekibi, Batı politikalarının Rusya’nın ulusal çıkarına uygun olduğunu vurgulamaktadırlar. Rusya’da ekonomik gelişmenin önkoşulu olan istikrarın ancak bu şekilde sağlanabileceğini ve uluslararası terör tehdidi karşısında ülkenin parçalanmasının ancak bu yolla önlenebileceğini ileri sürmektedirler. Onlara göre Washington, Rusya’yı Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan (BDT) uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar.

Oldukça yoğun gündem maddelerinin bulunduğu Bratislava görüşmelerinde Putin ve Bush arasında Irak, İran ve Suriye gibi Orta Doğu’ya ait konular ile nükleer silahlar gibi stratejik alanları kapsayan görüşmeler yapılmıştır. ABD ve Rusya nükleer terörizmin riskleri ile mücadele etmeye yönelik çabalarını arttırmak konusunda fikir birliğine varmışlardır. Amerikan basınında son günlerde çıkan ve Rusya’dan nükleer silahların bir kısmının çalındığını işaret eden haberlerin gölgesinde yapılan görüşmelerde bu hususa özel bir vurgu yapılmıştır. ABD’nin başta El-Kaide olmak üzere radikal terör gruplarından nükleer ve/veya biyolojik saldırı tehdidi altında yaşadığı da dikkate alındığında Rus nükleer silahlarının teröristlerin eline geçmesi hususundaki hassasiyeti görüşmelere yansımıştır. Bu çerçevede iki ülke, terör saldırılarını önlemek için, nükleer tesislerin güvenliğinin "sürekli geliştirilmesi" gerektiğini belirtmişlerdir.

Görüşme sonrası liderler ortak bir bildiri de yayınlamışlardır. Bildiride, "Nükleer silahlar veya maddelerin güvenliği konusunda, bunların terörist ellere düşmesi ihtimallerini ortadan kaldırmak yönünde özel sorumluluklarımız var. Bugün, ülkelerimizdeki nükleer tesislerin güvenliğini artırmak hedefi ile nükleer güvenlik hususundaki işbirliğimizi geliştirme ve derinleştirme niyetimizi açıklıyoruz." denilmiştir. Bildiri metninde ayrıca; "Bu uğurda ABD ve Rusya, nükleer ve radyolojik olayların sonuçlarına karşı koyabilmek için acil müdahale kapasiteleri konusunda işbirliğini devam ettirecek ve geliştireceklerdir. Amerikalı ve Rus uzmanlar, nükleer tesislerdeki güvenliği artırmak amacıyla tecrübelerini paylaşacak ve ileri düzeyde nükleer programı olan başka ülkeler ile ortak istişareler başlatacaklardır" denilmiştir.

Nükleer silahlar konusunda iki ülkenin yanı sıra, üçüncü ülkelerin de durumu görüşülmüştür. Bu çerçevede İran ve Kuzey Kore'nin nükleer silaha sahip olmaması gerektiği konusu da ele alınmıştır. ABD ve Rusya her iki ülkenin de “nükleer silaha sahip olmamaları” konusu da anlaşmaya varmışlardır. Putin yaptığı açıklamada oldukça genel ifadeler kullanarak “Biz gerçekten de İran konusunu, Kuzey Kore ile ilgili durumu istişare ettik ve bu konularda ortak görüşlere sahibiz. Füze ve nükleer teknolojinin yayılmasını engelleyen bir duvar kurulmalıdır. Zira, bu silahların yayılması ne söz konusu ülkelerin güvenliğine hizmet eden ne de genel olarak uluslararası toplum için faydası yoktur” açıklamasında bulunmuştur.

Bush, "İran'ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiği konusunda mutabakata vardık. Vladimir'in bu dosya hakkında anlayış sergilemesini takdirle karşılıyorum. Ortak bir hedefe ulaşma konusunda çok yapıcı bir diyalogumuz oldu" demiştir. ABD Başkanı, "Kuzey Kore'nin nükleer silaha sahip olmaması gerektiği konusunda da mutabıkız. İki ülke bu konuda beraberce ve sıkı bir şekilde çalışacaktır" şeklinde konuşmuştur. Ancak bu ortak açıklamalara rağmen Rusya’nın, Tahran ile bu hafta sonunda bir anlaşma imzalaması beklenmektedir. İmzalanacak anlaşmada kilit bir nokta, ABD'nin endişelerinin giderilmesine yöneliktir. Buna göre, Tahran Buşehr reaktöründen gelecek tüm atık nükleer yakıtı Rusya'ya geri göndermeyi taahhüt etmektedir. Moskova böyle bir önlemin ABD'nin İran'ın yakıt atıklarından silah elde edebileceği yönündeki endişelerini yatıştırmasını ummaktadır.

Rus demokrasisinde yaşanan sorunlar iki lider arasındaki en sıkıntılı görüşme konularından birisini oluşturmuştur. George W. Bush’un ikinci döneminde yeni yönetimdeki “özellikle Yahudi kökenli ‘neo-con’ların da etkisiyle” başta Yukos olayı olmak üzere Rusya’daki demokratikleşmeden geri adım olarak addedilen adımlar eleştirilmiştir. Bush zirve sırasında Rusya'da demokrasinin algılanış biçimi ile ilgili "endişesini" dile getirmiştir. Görüşmelerin ardından Rus mevkidaşı ile katıldığı ortak basın toplantısı sırasında Bush, "Demokrasiler her zaman bir ülkenin kültürünü ve geleneklerini yansıtırlar, bunu biliyorum, ancak bazı ortak noktaları da bulunur: bir hukuk devletidirler, azınlıkların korunmasını, basın özgürlüğünü ve kuvvetli siyasi muhalefeti barındırırlar" şeklinde konuşmuş ve "Rusya'nın evrensel prensiplere riayet etmesi gerekliliği konusundaki endişelerimi paylaşabildim" demiştir.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise, "Demokrasi, devleti yıkıma ve halkın fakirleşmeye götürmemeli" şeklinde bir karşılık vermiştir. Rusya’ya özgü demokrasi tezini geliştiren ve Rus tarzı demokrasi olarak da bilinen “yönetilebilir demokrasi-upravlayamaya demokratiya” anlayışını Rusya’da yerleştirmeye çalışan Putin, "Demokrasi, anarşi değildir ve herşeyin serbest olduğu anlamına gelmez" şeklinde konuşmuştur. Bununla beraber Putin, Rusya'nın 90'lı yılların başına kadar tanımış olduğu diktatörlük dönemine geri dönmeyi düşünmediği konusunda güvence vermiş ve "Geriye dönüş yoktur, olamaz" demiştir. Rusya’daki demokrasi tartışmalarının Oligarklar operasyonu ve ABD’deki Yahudi kökenli neo-conlarla bağlantılı şekilde önümüzdeki dönemde de sık sık gündeme geleceği düşünülmektedir.

Bush ve Putin’in Rusya’da demokrasinin “seviyesi” tartışmaları sürerken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Çeçenistan'daki insan hakları ihlalleri yüzünden, Rusya'yı ilk defa suçlu bularak, maddi tazminat cezası ödemeye mahkum etmiştir. Bu arada Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri İgor İvanov’dan ilginç bir açıklama gelmiştir. İvanov yaptığı açıklamada, "NATO'nun planlarının, ülkesinin ulusal güvenlik çıkarlarıyla çelişmesi halinde" Rusya'nın "gerekli" önlemleri alacağını belirtmiştir.

Ukrayna’nın NATO ile sürdürdüğü görüşmelerin ardından bu birliğe girme ihtimalinin yükselmesi üzerine böyle bir açıklamanın yapılması dikkatleri çekmektedir. Zira Ukrayna’nın NATO’ya üye olması durumunda Rus ulusal güvenlik ve askeri doktrinleri tamamıyla alt-üst olacaktır. Karadeniz’de Ukrayna toprakları içinde kalan en büyük Rus (Sevastopol) deniz üssünün bu durumda NATO’nun kullanılmasına açılması ihtimali Rusya’yı rahatsız etmektedir.

Bu ana konuları yanı sıra ikili ekonomik ilişkiler ve Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliği gibi konular da gündeme gelmiş; iki ülke arasında ileri teknoloji alanında işbirliği gibi konular da görüşülmüştür. BDT coğrafyası ayrı bir gündem maddesini oluşturmuştur. Özellikle Dağlık Karabağ sorunu, Abhaz-Gürcü sorunu, Gürcistan’daki Rus askeri üslerinin durumu, Moldova ile Rusya arasında sorun olmaya devam eden Dnyestr yanı sorunu ve BDT’deki diğer sorunlu alanlar da değinilen konular arasında yer almıştır. Uluslararası terorizme karşı ortak işbirliği tavrı ise bütün Bush-Putin zirvelerinin değişmez gündem maddesi olarak bu zirvede de gündeme gelmiştir.

Bundan önceki yaklaşık 15 zirve gibi Bratislava’daki Bush-Putin zirvesi de dünyanın gündeminde yer alan bir çok konuda fikir alışverişinde bulunmanın ötesinde net adımlara sahne olmamıştır. Yine her zaman ki gibi genel diplomatik ifadelerle nükleer enerji ve uluslar arası terörizmle işbirliği gibi konularda ortak açıklamalar yapılmıştır. Ancak her iki liderin de bu görüşme ve açıklamalara rağmen ülkelerine döndüklerinde bilinen tutumlarını sürdürmeye devam edecekleri düşünülmektedir.

Yirmi Yedinci Bölüm: 25.02.2005 tarihli Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM)’ın internet sitesinde Nuraniye EKREM’in “Kuzey Kore’nin Nükleer Programı ve Çin-ABD İlişkisi” başlıklı yazısında; Kuzey Kore Hükümeti, 10 Şubat 2005’te, nükleer silahlara sahip olduğunu ilk kez resmen kabul ederek altılı görüşmelerden süresiz çekildiğini açıklamıştır. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Kuzey Kore’yi görüşmelere yeniden katılmaya çağırırken, Kuzey Kore’nin kararının, yalnızca uluslararası alanda tecridini derinleştireceğini söylemiştir. Kuzey Kore ise, karara Amerika’nın saldırgan tutumunun yol açtığını savunmuştur. Kuzey Kore Dışişleri Bakanlığı’nın aynı gün yaptığı açıklamada, Kuzey Kore’nin kendini muhtemel bir Amerikan saldırısına karşı savunabilmek için nükleer silahlara sahip olduğu belirtilmiştir. Açıklamada, Amerika’nın Kuzey Kore’yi dikta rejimi olarak nitelendirdiği, böyle bir durumda altılı görüşmelere katılmanın bir anlamı olmadığı ileri sürülmektedir. Ayrıca, Kuzey Kore’nin ideolojisini, siyasi sistemini, bağımsızlık ve egemenliğini korumak için nükleer silah imalatına devam edeceği de belirtilmektedir.

Kuzey Kore’nin nükleer silah sahibi olduğunu açıklaması, uluslararası basında geniş yankı bulmuştur. Uzmanlar, bu noktaya gelinmesinde Bush yönetiminin izlediği yanlış politikaların da etkili olduğunu savunurken, dünyanın böyle bir tehdit karşısında sessiz kalamayacağını belirtmektedir. Christian Science Monitor, 11 Şubat’ta, Kuzey Kore Hükümetinin bazı ekonomik tavizler koparmaya çalıştığını yazmıştır. Açıklamanın bir blöf olabileceğini de kaydeden gazete, asıl tehlikenin Kuzey Kore’nin nükleer silah sahibi olması değil, sahip olduğu nükleer teknolojiyi başkalarına satması olduğunu belirtmiştir.

Batı ülkeleri, yıllar önce Kuzey Kore’ye nükleer silah programından vazgeçmesi karşılığı yeni nükleer elektrik santralleri yapmayı önermişti. Ancak daha sonra Kuzey Kore’nin öneriyi kabul etmesine rağmen silah programını sürdürdüğü anlaşılmıştı. ABD, 2002 yılında, Kuzey Kore’yi, Batıyla vardığı anlaşmayı ihlal ederek uranyum zenginleştirmekle suçlamıştır. ABD Başkanı Bush, aynı yıl yaptığı konuşmasında, Kuzey Kore’yi Irak ve İran’la birlikte ‘şer ekseni’ içinde saymıştı. O zaman başlayan altılı görüşmelerin geçen Eylül’de yapılması planlanan 4’üncü turu, Kuzey Kore’nin katılmayacağını açıklaması üzerine ertelenmişti. Çin üç kez ev sahipliği yapmış, ancak bunlardan hiçbirinden sonuç alınamamıştı. Kuzey ve Güney Kore ile Amerika, Japonya, Rusya ve Çin arasında yapılan görüşmeler, nükleer silah programından vazgeçmesi karşılığında bu ülkeye ekonomik yardım yapılmasını öngörüyordu.

Kuzey Kore, Amerika’nın kendisine saldırmayacağı ve bir rejim değişikliği çabasına girişmeyeceği yönünde yazılı bir garantinin yanı sıra, ilişkilerin normalleşmesini talep etmektedir. Ayrıca Clinton döneminde imzalanan 1994 Çerçeve Anlaşmasında yer alan enerji yardımını istemektedir. Buna karşılık plütonyum işlemeye son vermeyi, 1994 öncesinde üretilen plütonyumu bile uluslar arası denetime sokmayı ve karşılıklı atılacak adımlar sonunda nükleer silah programına tamamen son vermeyi önermektedir. ABD Başkanı George W. Bush 2 Şubat 2005’te yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında ve 20 Ocak 2005’teki ikinci dönem başkanlık yemin töreninde yaptığı konuşmasında, Kuzey Kore sorununu da dile getirmiştir. Bush’un bu konuşmaları, bundan önceki sert tavırlarından farklı olarak daha yapıcı ve işbirliği yapmaya yöneliktir. Bush Hükümeti daha önce Kuzey Kore’ye taviz vermeme politikası izlemiştir. Kuzey Kore meselesi üzerinde yapılan “Altılı Toplantılar”da (ABD, Kuzey Kore, Çin, Rusya, Japonya ve Güney Kore) hiç bir neticeye varılamadığı gibi altı ülke arasındaki fikir ayrılıkları, Kuzey Kore’ye yaramıştır.

Bush, “Birliğin Durumu” konuşmasında, “Asyalı ülkelerle sıkı işbirliğiyle Kuzey Kore’nin nükleer emelini bırakması için çalışacağız” demesi Washington’un yeniden masaya oturacağını ve bu meseleye gelecek dört yıl içinde çözüm getireceğinin işareti olabilirdi. Bush konuşmasında şer ekseninde yer alan Kuzey Kore ile İran’a karşı farklı ifadeler kullanmıştır. Kuzey Kore’ye daha ılımlı yaklaşırken, İran’a sert olmasına rağmen Washington Avrupa müttefikleriyle istişarede bulunarak sorunun çözümlenmesinden yanadır. Bush Hükümeti kısa vadede dış politikada ağırlığını Ortadoğu’ya kaydırmış ve bunun yanında Kuzey Kore meselesini de ele almıştır.

Ancak, bu sorunların Bush’in iktidarı döneminde çözümlenebileceğine inanmak güçtür. Ancak bu süre içinde, çok taraflı işbirliği düşüncesi ile müttefik ve dost ülkeler arasındaki sürtüşmelerin büyük bir kısmının giderilmesi için bir fırsat olduğu açıktır. Kısa vadede Ortadoğu sorunu bir ölçüde çözümlenmeden, uzun vadede ABD’nin dış politika hedefinin Kuzey Kore mi yoksa Çin mi olacağı dikkat çeken bir konudur. Çünkü, Amerika, Kuzey Kore’nin bir nükleer silah ihracatçısı olmasından Çin’i sorumlu tutmaktadır. ABD’li uzmanlar, “eğer Bush taktik değiştirmeye zorlanacaksa, bu Çin’e daha fazla baskı yapmak ve Çin’in ekonomik araçları devreye sokarak Kuzey Kore’nin nükleer programını engellemesini sağlamak olmalıdır” diye düşünmektedir. Ayrıca, Çin, Japonya’nın Kuzey Kore’ye tepki olarak bir nükleer güç haline gelmesine veya Amerika’nın füze savunma sistemini daha da hızlandırmasını göze alamaz.

Yirmi Sekizinci Bölüm: 28.02.2005 tarihli haberde, Pakistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mesud Han, İran'ın nükleer programı hakkında barışçı bir çözüm için İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından yürütülen görüşmeleri desteklediklerini söyledi. Başbakan Şevket Aziz'in, komşu ülke İran'a karşı Pakistan topraklarının hiçbir koşulda kullanılmayacağını açıkladığını belirten Han, ''Bu konu hakkındaki politikamız çok açık. Birçok kez bölgede çatışma istemediğimizi dile getirdik. Tüm taraflar açısından başarıya ulaşacak diplomatik seçenek istiyoruz'' dedi.

Yirmi Dokuzuncu Bölüm: 28.02.2005 tarihli SABAH gazetesinde çıkan “Rusya G-8’e Katılmasın” başlıklı haberde, ABD'de Cumhuriyetçi senatör Mccain: 'Rusya'nın G-8'e katılması engellensin. Putin'in politikaları şımarık bir çocuk gibi'. ABD'de Cumhuriyetçi Parti'nin etkili ismi Senatör John McCain, Moskova'nın, İran'a nükleer yakıt sağlamaya yönelik anlaşmasını protesto için Rusya'nın bu yıl G-8'e katılmasının engellenmesi gerektiğini söyledi. McCain, Fox News televizyonunda katıldığı programda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, akılcı olmayan politikalar izlediğini ve ''şımarık bir çocuk gibi'' davrandığını ileri sürdü. McCain, ''ABD ve Avrupalı müttefiklerimiz, artık şunu söylemeye başlamalı: (Vladimir, gelecek G-8 konferansında hoş karşılanmayacaksın)'' diye konuştu. John McCain, ''İranlılar'a çok fazla havuç vermek zorundayız. Ancak Avrupalılar da bizimle havuç politikası izlemezse Birleşmiş Milletler'e giderek İran'a yaptırım isteyeceğimiz konusunda anlaşmalı'' dedi.

CNN televizyonunda bir programa katılan ABD'deki Fransız, Alman veİngiliz büyükelçiler ise, Rusya'nın G-8 zirvesine katılması gerektiği yönünde görüş bildirdi. G-8 zirvesinin Temmuz ayında İskoçya'da yapılması planlanıyor. Beyaz Saray, Rusya'nın İran ile nükleer yakıt anlaşmasına ilişkin şimdilik yorumda bulunmadı. Demokrat Parti California Milletvekili Jane Harman, CNN televizyonunda katıldığı bir programda, ''Şimdi Rusya'ya karşı sertleşme zamanı. Rusya 10 yıldır İran'a nükleer teknoloji transfer ediyordu'' dedi. Güney Carolina Cumhuriyetçi Parti Milletvekili Lindsey Graham da, aynı programda, McCain'in önerisini alkışladığını söyledi.

Otuzuncu Bölüm: 01.03.2005 tarihli bir haberde, Sovyetler Birliği döneminde Devlet Güvenlik Servisi (KGB) başkanlarından Vladimir Kryuçkov, ABD'nin Türk-Rus yakınlaşmasından rahatsız olduğunu söyledi. Kryuçkov, Rusya ve ABD'nin yeni bir soğuk savaşa doğru gittiğini öne sürerek, ''ABD sadece kendi çıkarlarını düşünerek hareket ettiği için, bizim açımızdan zor, uygun olmayan bir ortak'' dedi. ABD'nin Kafkasya ve Orta Asya'da üslenmeye başladığını söyleyen Kryuçkov, ''Yani, kısa süre önce bizim etki alanımız içinde yer alan bölgelere girdiler. Rusya, Türkiye ile ilişkilerini geliştirmeye başlar başlamaz ABD rahatsız oldu. Peki o zaman terörle ortak mücadele ne olacak?'' diye konuştu.

Otuz Birinci Bölüm: 08.12.2004 tarihli Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) ın internet sitesinde yayınlanan Nuraniye EKREM in “ABD: Çin e Silah Ambargosu Kalkarsa, Avrupa İle Savunma İşbirliğimizi Sınırlayabiliriz” başlıklı yazısında; Çinli liderler bugün Avrupa Birliği yetkilileri ile bir araya gelmektedir. Çin Başbakanı Wen Jiabao, 8 Aralık 2004 tarihinde, Avrupa Konseyi dönem başkanı ülke Hollanda’nın Lahey’de düzenlenen 7. Çin ve Avrupa liderleri görüşmesi ve resmi ziyaret yapmak üzere şu anda Hollanda’dadır. Çin-AB liderlerinin gündeminin başlıca konusu birliğin Çin’e yönelik silah ambargosudur. Bilindiği gibi, Çin’e 15 yıldan bu yana silah ambargosu uygulanmaktadır.

Çin Başbakanının bu gezisinin, bu yıl içinde Çin’in Avrupa’ya yönelik yeni bir diplomatik girişimi olduğu söylenebilir. Bu ziyaret, Çin ve Avrupa arasında varılan görüş birliğinin genişletilmesi ve Çin-Avrupa kapsamlı stratejik ortaklık ilişkilerinin gelişmesinde büyük önem taşıyacaktır. Geçen yıl düzenlenen 6. Çin-Avrupa liderleri görüşmesinde iki taraf Çin ve Avrupa arasında kapsamlı stratejik ortaklık ilişkileri kurmayı fikir birliğiyle kararlaştırmıştı. 7. Çin-Avrupa liderleri görüşmesi, AB liderinin değiştirilmesinden sonra düzenlenen ilk görüşme özelliğini taşımaktadır. Alınan haberlere göre, iki taraf nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve silahsızlanma gibi sorunlar üzerinde ortak bildiri yayınlayacak ve ikili işbirliği ile ilgili bir dizi belge imzalayacaktır.

Pekin Avrupa Birliği’nin siyasi iyiniyet gösterisi çerçevesinde ambargonun kaldırmasını istemektedir. Fransa ve Almanya ambargonun kalkmasından yana olsa da, diğer bazı birlik üyeleri bu konuda daha temkinli davranmaktadır. Avrupa Birliği’nin dönem başkanı Hollanda, birliğin silah ambargosunun kaldırılması için büyük çaba harcadığını, yasağın bu yıl değil önümüzdeki yıl kaldırılabileceğini açıklamıştır. Ancak Amerika böyle bir adım atılırsa, Avrupa ile savunma işbirliğini sınırlayacağı tehdidinde bulunmuştur.

Otuz İkinci Bölüm: 17.01.2005 tarihli Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM)’ın internet sitesinde yayınlanan Nuraniye EKREM’in “Çin-AB İlişkisi Gelişiyor” başlıklı yazısında; Çin pazarını kazanmak için birbirleriyle yarışan Avrupa ülkelerinin bu konudaki iç rekabetini, çıkarları doğrultusunda kullanmayı iyi bilen Pekin yönetimi, bölgesinde etkin olabilmek ve ABD’ye karşı denge oluşturabilmek için AB ile olan ilişkilerini geliştirmektedir. Geçen yıl 10 yeni üyeyi bünyesine katarak genişleyen AB’nin, 2004 Ocak ve Kasım ayları arasında Çin ile olan ticaret hacmi 159.3 milyar dolara (121.4 milyar Euro) çıkmıştır. Özellikle genişlemeden kaynaklanan artış bir yıl önceye oranla yüzde 34,7’yi bulmuştur. AB bu sayede, Çin ile ticarette ilk sırayı alan ABD ve Japonya’yı geride bırakarak en büyük ticaret hacmine ulaşmıştır. Çin ise ABD’den sonra, AB’nin iki numaralı ticaret ortağı haline gelmiştir. Çin ile en fazla ticaret yapan AB ülkeleri arasında Almanya, Hollanda, İngiltere, Fransa ve İtalya bulunmaktadır. Bu ülkeler, Çin ile AB arasındaki toplam ticaret hacminin yüzde 72’sini kontrol etmektedir.

Çin ile AB arasındaki ilişkilere genel olarak bakıldığında bunların ticaret ve insan hakları çerçevesinde iki çizgide geliştiği görülmektedir. Çin ve AB arasında ticaret konusunda işbirliği ve ortaklık ilişkileri gelişirken, insan hakları konusunda gerginlik yaşanmaktadır. Yaklaşık on yıldır süregelen AB-Çin arasındaki insan hakları diyalogu pek başarılı olamamıştır. İki tarafın diyalog görüşmelerinin içeriği ve neticeleri kamuoyuna yansıtılmamakla birlikte AB’nin bu tutumu insan hakları örgütlerinin eleştirilerine neden olmaktadır. 11 Eylül sonrası ABD’nin güvenlik ve dış politikasında değişikliklerin ortaya çıkması ile Çin-AB ilişkileri yeni bir boyut kazanmıştır. Özellikle Ekim 2003’te düzenlenen VI. Çin-AB Zirvesi’nde, AB ülkelerinin Çinli turistleri gönderme konusunda kolaylık sağlaması için mutabakata varılmıştır. 8 Aralık 2004 tarihinde, AB dönem başkanı Hollanda’nın başkenti Lahey’de düzenlenmiş olan VII. Çin-Avrupa Birliği (AB) Liderler Toplantısı’nda önemli bir gündem maddesi olarak Çin’e yönelik silah ambargosu sorunu gündeme gelmiştir. Çin Başbakanı Wen Jiabao, Çin-Avrupa ilişkilerinin herkese açık olduğunu, her hangi bir üçüncü tarafı hedef almadığını, büyük devletlerle arasındaki ilişkilerin istikrarı açısından faydalı olduğunu ve işbirliğine yararlı olacağını belirtmiştir.

Çin artık AB’nin en büyük ticaret ortağı konumuna gelmiştir. Aynı zamanda Pekin, AB’nin Galileo Uydu Projesine iştirak etmeye ve 200 milyon dolar mali destekte bulunmaya karar vermiştir. Çin’in son yıllarda uzaya yönelik yaptığı çalışmalar hız kazanmıştır. Çin, Ekim 2003’te uzay gemisi gönderdikten sonra bu alanda teknolojiye sahip olduğunu kanıtlamıştır. Uzmanlar Çin’in bu çıkışıyla uzay yarışını hızlandırabileceğini belirtmişlerdir. Pentagon uzmanları, Pekin’in İngiltere’deki Surrey Üniversitesi ile birlikte teknolojik işbirliği yapmasına rağmen henüz ABD’nin uydu sistemine zarar veremeyeceğini ileri sürüyorsa da, ABD’nin casus uydusuna karşı lazer silahına sahip olduğunu dile getirmektedir. Çin’in uzay çalışmaları doğal olarak Hindistan’ın bu alandaki çabalarını hızlandırmaktadır. Rusya ise işletme ve finans sorunlarının etkisi altında bu yarıştan vazgeçmiş durumdadır. Bu nedenle Çin ile birlikte BM’ye uzay alanını barışçı kullanma teklifini sunmuştur. Çin’in AB ile oluşturmakta olduğu uzay çalışmaları ilerde ABD’nin bu alandaki üstünlüğünü ortadan kaldırabilir.

Pekin hükümeti, Ekim 2003’te AB’ye yönelik politikasını açıklamıştır. Çin, AB ile Uzun Vadeli İstikrarlı ve Kapsamlı Ortaklık İlişkisini oluşturmaya karar vermiştir.

Amaç:

1) Karşılıklı güveni arttırmak, ortak noktalarda yoğunlaşmak ve farklı noktaları daha sonraki döneme bırakmak, siyasî ilişkiyi sağlıklı geliştirmek ve dünyanın barışı ve istikrarını korumak,
2) Karşılıklı çıkarları korumak, eşit şartlarda müzakere yapmak, ekonomi-ticaret ilişkisini derinleştirmek ve birlikte gelişmek,
3) Karşılıklı tecrübeleri paylaşmak ve refaha kavuşmak, birbirinin eksikliğini tamamlamak ve kültürel ilişkileri geliştirmek,
4) BM’nin fonksiyonunu arttırmak, uluslararası terörizme karşı savaşmak, fakirlik ile mücadele etmek ve çevreyi korumaktır.

Çin ve bazı AB ülkeleri, karşılıklı çıkarlarını sağlamak için çabalamaktadır. Bu çıkarlarını sağlayabilmek için bazı AB ülkeleri, temel değerleri olan insan haklarını dahi geri planda bırakabilmektedir. Neticede Çin, AB üzerindeki etkisini daha da artırmaktadır. Çin, 15 yıldır AB’nin ve ABD’nin kendisine uyguladığı silah ambargosunun kaldırılması için yoğun diplomatik çabalar göstermektedir. Çin’e yönelik silah ambargosunun bu yılın ilk altı ayı içinde kaldırılması beklenmektedir.

Çin-AB ilişkileri Avrasya ve Asya-Pasifik bölgelerinin dengelerini de değiştirebilir ve ABD’nin küresel politikasını da zor duruma sokabilir. Ayrıca, Çin ve Avrupa Birliği ittifakının, büyük bir ekonomik ve siyasi faaliyetin merkezi haline gelmesi durumunda, dünyanın siyasî bloklara bölünmesi ve Amerika’nın kendini bu Çin- AB ittifakın dışında bulması söz konusu olabilir.

 

Meclisdeki Hainler

Meclisdeki Hainler


Şemdinli Gerçegi

Şemdinli Gerçegi


Abdullah Öcalan gerçeği

 


© 2002 - 2008  www.Yalniz-Kurt.com