Derin Noktalar

Dört Yüz İkinci Bölüm: 12.05.2005 tarihli bir haberde, Irak'ta bu sabah değişik saldırılarda, ikisi üst düzey asker ve polis 6 kişi öldürüldü. Irak güvenlik kaynakları, yeni kurulan Irak genelkurmayında görevli General İyad İmad Mehdi'nin, evinden çıkışında silahlı kişilerce açılan ateşte ağır yaralandığını, kaldırıldığı hastanede öldüğünü belirttiler. Bir saat sonra da İçişleri Bakanlığı'nda çalışan Polis Albay Fadıl Muhammed Mübarek'in evinden çıkışında silahlı kişilerce öldürüldüğü kaydedildi. Irak ordu yetkilileri de, Samarra'da düzenlenen saldırılarda, yola bırakılan bombanın patlaması sonucu iki askerin öldüğünü belirttiler. Aynı kaynaklar, kentin kuzeyinde iki fırın işçisinin de silahlı kişilerce öldürüldüğünü kaydettiler.

Dört Yüz Üçüncü Bölüm: 13.05.2005 tarihli bir haberde, ITC yetkilileri, Türkmenler’in yoğun olarak yaşadığı Irak şehri Tel Afer’de 8 aydır olayların durmadığını belirtip, Talabani ve Caferi’nin dikkatini çekti IRAK Türkmen Cephesi (ITC) Türkiye Temsilcisi Ahmet Muratlı, Tel Afer’de 8 ay önce başlayan ve bir türlü durulmayan olaylardan dolayı endişesini dile getirerek, Irak Devlet Başkanı Celal Talabani ve Başbakan İbrahim Caferi’yi göreve çağırdı. Muratlı, yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye’ye en yakın Türkmen şehri olan Tel Afer’de direnişçilerin bulunduğu gerekçesiyle aylar önce başlatılan operasyonların devam ettiğini, kentin harabeye döndüğünü ve halkın perişan olduğunu kaydetti. Muratlı, “ABD güçleriyle direnişçiler arasında meydana gelen sınırlı silahlı çatışmalar kontrolden çıkarak Türkmenler’i taciz ve imha noktasına getirmiştir” dedi. Irak’ın başkenti Bağdat’ta dün sabah pazar yerine düzenlenen saldırıda 17 kişi ölürken, yeni hükümetin belirlenmesinden bu yana son iki haftadaki saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 400’ü aştı. Bu arada, Bağdat’ın kuzeyindeki Tartar Gölü’nde 7 ceset bulunduğu bildirildi.

Dört Yüz Dördüncü Bölüm: 13.05.2005 tarihli bir haberde, Avrupa Birliği (AB) Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) terör örgütü ele başı Abdullah Öcalan'a ilişkin kararını değerlendirirken, ''Aday ülke olarak Türkiye, AİHM'nin kararlarına uymak durumunda'' dedi. Rehn, geniş kapsamlı ve detaylı bir karar olduğunu ifade ederek, AİHM'nin Avrupa'da hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunan en üst kurum olduğunu savundu.

Dört Yüz Beşinci Bölüm: 13.05.2005 tarihli MHA MARİGNAN kaynaklı bir haberde, Fransa’nın Marsilya kentinde yasayan Kürdistanlılar, AİHM kararını düzenlenen bir miting ile kutladı. Halk Önderi Abdullah Öcalan ile ilgili dün açıklanan AİHM kararı Kürtlerde sevinç gösterilerine yol açtı. Fransa’nın Marsilya kentinde yaşayan Kürdistanlılar AİHM kararını düzenlenen bir miting ile kutladı. Marsilya’nın Marignan ilçesinde Kürt Halk Evi tarafından organize edilen mitinge 300’den fazla Kürdistanlı katıldı. Dün akşam ilçe merkezinde yapılan kutlamada, Kürdistanlılar müzik eşliğinde halay çektiler. KONGRA-GEL bayrakları ve Öcalan resimlerinin yer aldığı mitingde ayrıca, Türk Ordusunun HPG gerillalarına karşı yürüttüğü kapsamlı operasyonlar sert bir dille kınandı. “Öcalan’a özgürlük” sloganlarının atıldığı mitingde “yaşasın Marsilya Halk Konseyi” sloganları da dikkat çekti.

Dört Yüz Altıncı Bölüm: 13.05.2005 tarihli bir haberde, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, AİHM'in terör örgütü ele başı Öcalan hakkındaki kararıyla ilgili, ''Bu karar, 'Ben senin mahkemelerini, anayasanı kabul etmiyorum, tanımıyorum' demektir'' dedi. Org. Tolon, kararın siyasi olduğunu da ifade ederek, ''Ben taraf değilim de kim taraf, alkış mı tutacağım yani. Olayı hafife alanlar var. Onlar, dağda şehit olan evlatları, analarına teslim etmedi'' diye konuştu. Org. Tolon, yeniden yargılama olursa sonucunun ne olacağı sorusuna, ''Çekinirim, halkın çok hassas olduğu bir konu'' karşılığını verdi.

Dört Yüz Yedinci Bölüm: 14.05.2005 tarihli MHA FRANKFURT kaynaklı bir haberde, Fransa’nın en çok satan gazetesi Le Monde, 1999’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine gerilla güçlerinin güney Kürdistan’a çekilmesinin ardından, Türkiye’nin küçük bazı değişimler dışında eski alışkanlıklarını terk etmediğini yazdı. Öte yandan dünya basını da AIHM kararının ardından Kürt halk Önderinin avukatları aracılığı ile verdiği mesajları sayfalarına taşıdı. “Kürt bölgesinde, silahlı şiddet yeniden baş gösterdi” başlığı ile yayınlanan haberde, AIHM kararından sonra Türkiye’de nasıl bir gelişme yaşanacağı üzerine sorular soruldu. Fransa’nın en çok satan gazetesi Le Monde, “Kürt bölgesinde, silahlı şiddet yeniden baş gösterdi” başlığı ile yayınlanan haberinde “Öcalan’ın yeniden yargılanmasının sonuçları ne olacak? Yeni bir Kürt-Türk çatışma sarmalına mi girilecek, yoksa 12 Mayıs’ta DEHAP Başkanı Tuncer Bakırhan’ın ifade ettiği gibi ‘kalıcı bir barış surecinin başlangıcı mı’ olacak?” soruları ele alındı. Gazete haberinde “bu sorunun cevabı sadece sayın Öcalan’ın nasıl yargılanacağına bağlı değil, zira ‘Kürt sorunu’ ayni zamanda Irak’taki kaos nedeniyle stratejik bir önem taşıyor” değerlendirilmesinde bulunuldu.

Anti-Amerikancılığın kökeninde Kürt sorunu yatıyor Kürdistan’da çoğunluğu sivillerden oluşan 35 bin kişinin yaşamını yitirdiği 15 yıllık savaşın ardından Kürt nüfusunun kısmi bir iyileşme donemi yaşadığını hatırlatan gazete, 1999’da Öcalan’ın bir komplo sonucu esaret altına alınmasıyla ateşkes çağrısı yaptığına dikkat çekildi. Daha sonra Kürtlere bazı hakların tanındığını yazan Le Monde, reformlara devam edilmesi yönünde çağrılara nadiren kulak asıldığını kaydetti. “Bölgede Türk memurları, askerler, yargıçlar eski alışkanlıklarında vazgeçmediler.” şeklinde devam eden haber-yorumda, Türkiye’de yükselen anti-Amerikancılığın kökeninde de Kürt sorunun yattığına işaret edildi. Gazete, patlayan bombalar ve Türk ordusunun operasyonları ile yaşanan çatışmalara dikkat çekerek, bölgede çatışmaların yeninde başlayabileceği değerlendirmesinde bulundu. Türkiye’nin ABD’den PKK’ ye saldırmasını ısrarla istediğini de belirten gazete, ABD’nin bölgede aktüel durumda en son isteyeceği şeyin Kürtleri karşısına almak olduğunun altını çizdi. Le Monde’daki haber, DEHAP, yeniden yargılanmanın yanısıra Kürt gerillalara gerçek bir af çıkarılması ile sorunun çözümünde ilerleme kaydedileceği talebi noktalandı.

Liberation: Türkiye yeniden yargılamaya isteksiz görünüyor Liberation gazetesi, Özgür Politika editör yazısına, “yeniden yargılamanın Türkiye için, Kürt sorununu çözme konusunda önemli bir şanstır” değerlendirmesini okuyucularına aktardı. “Türkler yeniden yargılamaya isteksiz görünüyor” başlıklı yazıda, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Özgür politika’da yayınlanan mesajlarına yer verildi. Türk liderlerin açıklamalarına da yer verilen haberde Türkiye’nin yeniden yargılamaya isteksiz olduğunu yazdı. Edicom: Öcalan: yeniden yargılama barış için bir umuttur Edicom, Kürt Halk Önderinin özgür politika gazetesinde yayınlanan mesajlarını sayfalarına taşıyarak, Öcalan’ın “yeniden yargılama barış için bir umuttur” sözlerini aktardı. Edicom, Öcalan’ın avukatları ile yaptığı görüşmede, “farklı alternatiflerimiz var ama demokratik mücadelemizi sürdüreceğiz” mesajını da aktardı. Nouvel Observateur: Öcalan Kürt sorununu çözmeyi umuyor Nouvel Observateur, Öcalan’ın avukatları aracılığı ile AIHM’in yeniden yargılama kararının Kürt sorununun çözümü için bir şans olduğu mesajını aktardı Nouvel Observateur, Öcalan’ın Türkiye’nin Kürt sorunun çözmediği takdirde şiddetli çatışmaların başlayacağı yönündeki açıklamalarını da okuyucularına duyurdu.

Dört Yüz Sekizinci Bölüm: 14.05.2005 tarihli SABAH gazetesinde çıkan “Komutanın Kaos Uzun Sürer İtirafı” başlıklı bir haberde, ABD Genelkurmay Başkanı'na göre Irak'ta direniş 9 yıl sürer.... Washington'da konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Myers "Irak'ta zaferin sabır işi olduğunu, direnişçilerin hızlı düşünüp çabuk uyum sağladığını" söyledi.

HEMEN BİTMEZ MYERS "Bugünden yarına sonuç beklemiyorum, biliyoruz ki bu gibi ayaklanmalar üç dört yıldan dokuz yıla kadar sürüyor" diye konuştu. Myers: Direniş 9 yıl sürebilir Irak Devlet Başkanı Celal Talabani, ABD askerlerinin Irak'ta 2 yıl daha kalacağını söyledi. Talabani, Irak kendi ordusuna sahip olup, güvenlik güçleri yeterince güçleninceye kadar askerlerin ülkeden ayrılmayacağını söylerken ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Iraklı direnişin birkaç sene daha devam edebileceğini açıkladı. Sonuç için sabredilmesini isteyen Myers, "Yarın için sonuç beklemiyorum, isyanlar üç ila dokuz yıl daha sürebilir" diye konuştu. Bu arada BM Kalkınma Programı'nın 2004 Irak'ta yaşam şartları araştırmasına göre Irak işgali nedeniyle çoğunluğu çocuk 24 bin Iraklı öldü. Irak'ta işsizlik, fakirlik, enerji yokluğu, sağlık sitemi problemlerinin arttığı belirtildi. BM'nin hazırladığı petrol karşılığı gıda programı altında yapılan yolsuzluklarla ilgili raporun son şekli ortaya çıktı. İngiliz Guardian gazetesinde yer alan habere göre Türkiye'nin skandal çerçevesinde tahminen 710 milyon dolar kazandığı belirtiliyor. Irak'ta olağanüstü hâl 30 gün uzatıldı.

Dört Yüz Dokuzuncu Bölüm: 16.05.2005 tarihli MHA kaynaklı bir haberde, 16.05.2005 sabahı Güney Kürdistan’a sürpriz bir ziyarette bulunan ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice KDP lideri Mesut Barzani ile yaptığı görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenlediler. Rice toplantıda Kürtlerin Irak da kalıcı bir demokrasinin kurulmasında Kürtlerin temel bir rol oynayacaklarını söyledi. Katar’dan Irak’a ani bir ziyaret yapan ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’in ilk durağı Kürdistan oldu. Hewlerê oradan da Selahadin’e geçen Rice KDP lideri Mesut Barzani ile bir araya geldi. KDP üst düzey yöneticilerinin de katıldığı görüşme yaklaşık bir saat sürdü. Görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısında Rice ABD’nin Kürtlerle olan dostluğunu Irak’ın yeniden yapılandırılmasında kullanmak istediğini söyledi. Irak’ta yaşanan direnişin çok şiddetli olduğunu ancak bunun karşısında hem askeri hem de politik alternatifleri güçlü tutarak direnişin kırılabileceğini söyledi. “Teröristler ve eski Baasçılar Irak’ta ve Ortadoğu’da ekilen demokrasi tohumlarını yok etmek istiyor” diyen Rice Kürtlerin ülkenin yeniden inşasında önemli bir rolü olduğunu dile getirdi. Barzani ise Rice’ın bu gezisiyle ABD’nin Kürtlere verdiği rolün bir daha gösterdiğini söyledi.

Dört Yüz Onuncu Bölüm: 17.05.2005 tarihli MHA kaynaklı bir haberde, Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily, Anayasayı Koruma Dairesi’nin 2004 yılı raporunu açıkladı. Raporda, Almanya’da aşırı sağın yükselişe geçtiği belirtilerek, 2004 yılında ırkçı şiddet eylemlerinin 12 bine yükseldiği kaydedildi. Raporda, “Kürdistan Halk Kongresi olarak görünen yasaklanmış Kürdistan İşçi Partisi (PKK) Avrupa’da siyasi alanda Kürt sorunun barışçıl bir şekilde çözülmesi çabalarını sürdürdü’’ ifadeleri kullanıldı. Schily, aşırı sağcı Milliyetçi Demokratik Parti’nin giderek daha fazla Neonazi’yi bünyesine kattığını gözlemlediklerini ifade etti. İçişleri Bakanı, yabancıların işlediği suçlarda belirgin bir azalma kaydedildiğini ve İslamcı grupların üye sayısında ise az miktarda artış tespit edildiğini ifade etti. Schily, Almanya’daki güvenlik birimlerinin öncelikli ödevinin ise radikal İslamcı terörle mücadele olduğunu vurguladı.

'PKK barışçıl çabalar içinde' 17.05.2005’te Almanya’nın başkenti Berlin’de açıklanan Anayasayı Koruma Örgütünün 2004 yıllık raporunda Kürtler ve PKK’ye ilişkin de tespitler yapıldı. Raporun 4 numaralı “İçgüvenliği tehdit eden ve radikalliği çabalayan yabancılar” başlığı altındaki bölümde Kürtler hakkında şu belirlemeler yapıldı: “Şu anda “Kürdistan Halk Kongresi” olarak görünen yasaklanmış Kürdistan İşçi Partisi (PKK) Avrupa’da siyasi alanda Kürt sorunun barışçıl bir şekilde çözülmesi çabalarını sürdürdü. Ama KONGRA GEL’in askeri kanadı Halk Savunma Kuvvetleri (HPG) Türkiye’ye karşı 5 yıldan beri sürdürdüğü tek taraflı ateşkesi Haziran’da bitirdiğini ilan etti ve bu mücadelesini daha sert bir tutuma sokacağı anlamını taşıyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabul edilmesi hakkındaki tartışmaların perde arkası öncesinde KONGRA GEL Türkiye’nin HPG’ye karşı sürdürdüğü askeri operasyonlarının bitirilmesine ve Abdullah Öcalan’a yönelik uygulanan “izolasyonun” kaldırılmasına yönelik Avrupa çapında bir kampanya düzenledi.”

Dört Yüz On Birinci Bölüm: 19.05.2005 tarihli bir haberde, Irak Başbakanı İbrahim El Caferi, komşu ülkelere çağrı yaparak, teröristlerin Irak’a girmelerinin önlenmesini istedi. Caferi, Bağdat’ta ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Robert Zoellick ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, "Komşularımızla ilişkilerimizi korumak istiyoruz ve bu ilişkiler iyi olmalı" dedi. Zoellick de, Irak’ta El Kaide örgütünün lideri Ürdünlü terörist Ebu Musab Zerkavi’nin amacının, Irak halkını bölmek olduğunu belirterek, "Direnişçiler seçimleri durdurmayı istediler ve başarısız oldular. Yeni Irak hükümetinin kurulmasını önlemek istediler, bunda da başarısız oldular. Şimdi de toplumu bölmeye çalışıyorlar" diye konuştu.

Dört Yüz On İkinci Bölüm: 20.05.2005 tarihli bir haberde, Türkiye, Irak geçici hükümeti başbakanı olduktan sonra ilk yurtdışı ziyaretini Ankara’ya gerçekleştiren İbrahim Caferi’ye aralarında Osman Öcalan’ın da bulunduğu 150 kişilik terörist listesini ‘kırmızı dosya’ olarak sunacak. Irak Başbakanı Caferi, dün akşam saatlerinde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kendisine tahsis ettiği özel ATA uçağı ile Ankara’ya geldi. Caferi, Türkiye ile Irak arasında, iki ülkeyi birbirine bağlayan, tarihin derinliklerine dayanan ilişkiler ve çıkar ortaklığının bulunduğunu söyledi. Ziyareti sırasında beş bakanın kendisine eşlik ettiğini belirten Caferi şöyle konuştu: ‘Kardeş ülke Türkiye ile Irak arasında kader birliği var, Çıkar ortaklığı var, önemli kaynaklar var. Petrolle ilgili, su kaynaklarıyla ilgili, enerjiyle ilgili. Bütün bu konular ziyaretimiz sırasında ele alacağımız ana konulardır.’ Erdoğan ve Caferi, bugün bir araya gelecekler. İki başbakan, heyetler arası görüşmelere başkanlık edecek. Türk istihbarat birimlerinin yerlerini tek tek belirlediği 150 teröristin Irak hükümetinden tutuklanarak Türkiye’ye iadeleri istenecek. Ankara, Irak geçici hükümeti ve çok uluslu gücün, Kuzey Irak’ta yuvalanan terör örgütü PKK’ya karşı operasyon başlatılmasını da talep edecek.

Dört Yüz On Üçüncü Bölüm: 20.05.2005 tarihli bir haberde, Irak´ta Sünnileri temsil eden Müslüman Ulema Heyeti Başkanı Haris Ed-Dari, Şiileri, Sünni din adamlarını öldürmekle suçladı. Müslüman Ulema Heyeti Başkanı Ed Dari, ´´Din adamları ve imamların öldürülmesinin arkasında Bedir Tugayları var´´ dedi. Ed Dari, Irak´ta artan gerilimden de Bedir Tugayları´nı sorumlu tuttu. Bedir Tugayları, Abdülaziz El-Hekim´in başkanlığını yaptığı Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi´nin silahlı kolu. Müslüman Ulema Birliği Başkanı, ilk kez kamuoyu önünde Bedir Tugayları´nı suçladı. Müslüman Ulema Heyeti, Sünni din adamlarına yönelik saldırıları protesto etmek için Sünni camilerinin 3 gün süreyle kapılarını kapatmasını istedi. Bedir Tugayları sorumlularından Hadi El Amiri ise iddiaları reddetti. Bedir Tugayları, daha önce de ABD güçleriyle birlikte Felluce saldırısına katılmakla suçlanmışlardı.

Bu habere ilişkin olarak 21.05.2005 tarihli bir haberde, Irak´taki Şiiler, aylardır bir iç savaşı hedefledikleri düşünülen direnişçilerin otomobillerle düzenledikleri bombalı saldırılarına hedef oluyorlardı. Aynı dönemde, bazı Şii din adamları da düzenlenen suikastlar sonucu öldürülmüşlerdi. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde, Sünniler ve Şiilere yönelik bir dizi cinayet işlendi. Öldürülenler arasında, cesetleri dört gün önce bulunan iki Sünni din adamı da yer alıyor. Bu olaylar, cami protestolarına neden oldu. Sünni din adamları, olaylardan, hükümeti oluşturan Şii gruplardan birinin silahlı örgütü olan Bada tugaylarını suçluyor. Şii grup ise, suçlamaları reddediyor. Irak´ın en büyük Şii partisinin lideri Abdulaziz el Hekim, cuma günü, Iraklılara, kendilerini bölme girişimlerine karşı birlikte hareket etmeleri çağrısında bulundu. Ancak, sükunet çağrılarına rağmen Şiilerle Sünniler arasındaki gerilim tırmanmaya başladı. Irak´taki bazı çevreler de, Irak´ın bir içi savaşa sürüklenmesinden endişe etmeye başladılar.

Yine bu konuya ilişkin 22.05.2005 tarihli bir haberde de, Sünnileri temsil edecek tek bir örgüt kurma kararı, Sünni aşiretler, siyasi partiler ve dini liderlerin binden fazla temsilcisinin katıldığı toplantıda alındı. Sünni Vakfı Başkanı, "Sünnilerin siyasi ve dini otoritesi olarak, Irak´ta bir Sünni bloku kurma kararı aldık. Alınan kararı tüm Sünni partiler, hareketler, İslamcılar, bağımsızlar, tüccarlar, ordudaki subaylar, aşiret başkanları ve işçiler kabul edecek" dedi. Sünni Vakfı, Müslüman Din Adamları Birliği ve Irak İslami Partisi yeni bloka katılan ilk hareketler oldu. Yeni blok, kurulduktan hemen sonra da Sünni İçişleri Bakanı´nın istifa etmesini istedi.

Dört Yüz On Dördüncü Bölüm: 22.05.2005 tarihli bir haberde, Leyla Zana, Hatip Dicle ve Orhan Doğan ile birlikte ceza süreleri dolmadan Avrupa’nın baskıları sonucu serbest bırakılan Selim Sadak, Muğla’nın Milas ilçesinde yaptığı konuşmasında, "Kürt sorununa demokratik çözüm" isteklerinin ardındaki gerçeği gözler önüne serdi. Terörist başı Abdullah Öcalan lehine atılan sloganlar arasında konuşan Sadak, İspanya Hükümeti’nin ETA ile görüşmelere başlama kararı aldığını hatırlatarak, Türkiye’nin de PKK ile görüşmelere başlaması gerektiğini söyledi. Sadak, terörist başı Öcalan için ise "Sizin terörist dediğiniz kişi milyonların sevdiği bir insandır. İnsanları rencide edecek kelimelerden kavramlardan kaçınmamız gerekiyor" dedi.

Dört Yüz On Beşinci Bölüm: 23.05.2005 tarihli bir haberde, Irak güne yine saldırılarla başladı. Irak Başbakanı İbrahim Caferi’nin bakanlar kurulu danışmanlarından Vail El Rubai öldürüldü. El Rubai’nin Bağdat’ta işine giderken içinde bulunduğu arabaya iki araçtan açılan yaylım ateşinde öldüğü bildirildi. Saldırıda El Rubai ile birlikte şoförü de hayatını kaybetti. Bağdat’ta Orduya ait bir üsse düzenlenen havan topu saldırılarında 2 Iraklı asker öldü. Başka bir askeri üs ve bir Amerikan konvoyuna da bomba yüklü 3 araçla saldırı düzenlendiği, saldırılarda can kaybı olmadığı belirtildi. Kuzeydeki Kerkük kentinde Kaymakamlık binası önünde bomba yüklü bir kamyonetin infilak etmesi sonucu 4 sivil öldü, 4 kişi de yaralandı. Samarra kentinde düzenlenen 3 intihar saldırısında ise 3 Amerikalı asker yaralandı. İlk iki saldırıda bomba yüklü araç kullanıldığı, üçüncü saldırıda ise patlayıcı taşıyan bir militanın kendisini havaya uçurduğu kaydedildi.

Dört Yüz On Altıncı Bölüm: 23.05.2005 tarihli bir haberde, Irak’ın başkenti Bağdat’ın güneyinde çoğunlukla Şiilerin gittiği bir cami önünde bomba yüklü aracın patlaması sonucu ilk belirlemelere göre 10 kişi öldü. Iraklı yetkililer, Mahmudiye semtindeki Abülfadl Abbas Camii’nde 30 kişinin de yaralandığını bildirdi.

Dört Yüz On Yedinci Bölüm: 23.05.2005 tarihli MHA kaynaklı bir haberde, Son dönemde hazırladığı raporlarla kamuoyunda tartışma yaratan ve AB-Türkiye ilişkileri bakımından kritik role sahip olan Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun Üyesi Prof. Dr. Baskın Oran, Türkiye’deki milliyetçi patlamanın nedenlerinin, “yukarıdan modernleştirme” çabalarının sonucu olduğunu belirtti. Türk milliyetçiliğinin yanı sıra Kürt milliyetçiliğinin de son dönemlerde küresel gelişmelerden etkilenerek dönüştüğünü ifade eden Prof. Oran, AB’nin kararına bakılmaksızın Öcalan’ın yeniden yargılanmasının da Türkiye’de demokrasinin kök salmış olduğunu dünyaya göstermek açısından olumlu olacağını vurguladı. Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu’nun da hazırlayıcısı olan Prof. Oran, son günlerde tırmanan milliyetçilik, Kıbrıs Sorunu, Ermeni Sorunu gibi konulardaki MHA’nın sorularını yanıtladı.

- Türkiye’deki milliyetçi patlama hakkında ilginç tezleriniz var. Son dönemde çoğu entelektüelin de ağzı açık izlediği Türk milliyetçiliğindeki bu çıkışı nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Son zamanlarda Türkiye’de ve bütün dünyada milliyetçilik yükselmeye başladı. Dikkat ederseniz, Japonların ders kitaplarını değiştirmesine karşı Çinlilerin çok ciddi gösteriler yapması söz konusu. Bütün bunlar, dışarıdan gelen etkilere karşı tepki mahiyetindedir; bu etkileri de yukarıdan müdahalelerle modernleştirme girişimi olarak anlayabiliriz. Şu anda Çin toplumu en az Türkiye toplumu kadar son derece kontrollü olmasına çalışılan, fakat kaçınılmaz olarak son derece hızlı olan bir yukarıdan değişiklik ve modernleştirmenin etkisi altındalar ve buna tepki gösteriyorlar. Niçin tepki gösteriyorlar? Çünkü dünyada her halkın iyi veya kötü bir kimliği vardır ve bu kimlik yukarıdan modernleştirme girişimine karşı bir tepki verir. Şimdi bu tepkinin iyi mi kötü mü olduğunu söylemiyorum, ama önemli olan bir etkiye karşı verilen tepkinin bulunduğudur. Türkiye’de de olan budur. Fakat Türkiye’de, bu milliyetçi hareketlenmede başka yan etkiler de var. Ekonomi muazzam bir bozukluk içerisinde, işsizlik bir türlü azalmıyor.

Bunun yanısıra Kürt milliyetçiliğinde de bazı tutarsızlıklar var. Öcalan, başlangıçta Demokratik Cumhuriyet gibi son derece olumlu ve ilerici bir modelden söz etmişken, şimdi bayrağı olan ama toprağı olmayan bir konfederasyona döndü. Diğer yandan Türkiye’de bu modernleşmeyi getiren partilerden AKP, hala belli bir meşruiyet bunalımı içerisindedir. Bunun yanında başka da çok çeşitli nedenler sayabiliriz. Fakat esas neden, Çin örneğini vererek söylediğim gibi, yukarıdan zorla modernleştirme çabalarına aşağıdan verilen tepkidir. Türkiye’nin yaşadığı budur. İki temel olay bu durumu besliyor: Bunlardan biri, Ermeni soykırımı ya da 1915 tehcirinin (nasıl tanımlarsanız tanımlayın hiç önemli değil) 90’ıncı yılında Türkiye’nin sıkıştırılması arttı. Bir yandan da Türkiye’deki sivil toplum örgütlerinin bu meseleye ilgisi arttı. İkinci olarak ise Avrupa Insan Hakları Mahkemesi’nin bazı konularda reddetmesine rağmen, bazı konularda Türkiye’nin yanlış yaptığını söyleyen kararları çıktı. Şu anda Abdullah Öcalan’ın yargılanıp yargılanmayacağı belli değil ama, bunun tartışılması da tabii Türkiye’deki milliyetçilik iddiasıyla ortaya çıkanların iddialarını, karşı çıkışlarını kuvvetlendiren bir husustur. Şu andaki durum budur.

- Son dönemdeki milliyetçi damarın harekete geçirilmesi konusunda, beklenenin aksine MHP bir kenarda durdu ve diğer güçler bu milliyetçilik potansiyelini harekete geçirdi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Ben bunu, doğrudan doğruya Devlet Bahçeli’ye bağlıyorum. Çünkü MHP’nin başında oportünist bir politikacı olsaydı, bundan çok kolay yararlanma yoluna gidebilir ve Türkiye’nin de canına okuyabilirdi. Ayrıca burada MHP’nin çok öne çıkması gerekmiyordu. Çünkü Mersin’deki bayrak olayında ortaya çıkan ve MHP’nin öne çıkmasını gereksiz hale getiren, çok şaşırtıcı bir şekilde Genel Kurmayın ortaya çıkması söz konusu oldu. Yalnız bunu söylerken, Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü kastetmiyorum. Genel Kurmay’da, Özkök ile çok farklı düşünen Büyükanıt, Tolon gibi bir takım orgenerallerin etkisinden bahsediyorum. Burada açıkçası, eğer Genel Kurmay Başkanlığı bildirisinde, bazı vatandaşları mahkeme kararları ya da Bakanlar Kurulu kararı olmadan vatandaşlıktan çıkartmak anlamına gelen o meşum “sözde vatandaş” tanımı olmasaydı, çok büyük bir olasılıkla Trabzon’da o patlamalar olmayacaktı. Çünkü o patlamaları yapanlar, tabii onların niçin yaptıkları belli, onlar bu hızlı modernleştirmenin yanı sıra bir de Nataşa problemi, durmadan işsizliğin etkisiyle sinirleri son derece gerilmiş insanlardır, onlar bunu yapmayabilirlerdi. Genel Kurmayın bu sözde vatandaş tanımı, o linç olaylarını bir tür önceden meşrulaştırdı. Bu tabii çok üzücüdür ama Ankara Üniversitesi de bu meşum tabiri kopya ederek sitesine koydu. Tabi büyük olasılıkla diğer üniversiteler de bunu kopya etmişlerdir; bunu da bilemiyorum ayrıca.

- Öcalan’ın yargılanması, Türkiye’de nasıl bir gelişmeye yol açabilir. Kürtler, Öcalan’ın yargılanmasının Türkiye demokrasisi açısından bir şans olduğunu söylüyorlar, bazı milliyetçi çevreler ise bunun Türkiye için çok büyük sorunlar doğuracağını iddia ediyorlar. Sizce yeniden yargılama süreci toplumu nasıl etkiler?

- Şimdi ben, bunun Türkiye için bir şans olduğunu düşünüyorum. Fakat riskli bir şans... Öyle ki, Türkiye bu şansı olumsuz bir duruma sokarsa, bu, Türkiye’yi bir miktar karıştırabilir. Fakat Türkiye bu şansı olumlu bir kanala dökecek olursa, yani hiç tereddüt etmeden ve AB’nin bunu mecburi hale sokmasını beklemeden yeniden yargılar ise o zaman Türkiye’deki demokrasinin kök salmış bir demokrasi olduğunu dünyaya ilan etmiş olabilir. Öcalan konusunda farklı bir karar beklemiyordum. Çünkü yeryüzündeki herhangi bir devlette, silahlı bir örgüt kurarak, şu ya da bu nedenle devlete başkaldırı yapmanın cezası bellidir. Sebepleri üzerinde konuşmuyorum, fakat bu sonuç ortadadır. Böyle bir durum var iken, kalkıp da bir takım insanların, “Efendim bu ulusal bir onurdur” diye bu meseleyi ortaya atmaları, doğrudan doğruya Türkiye toplumunu tahrik etmek ve Türkiye milletinin yüzde yüz aleyhine çalışmak anlamına gelecektir.

- Türkiye’nin yakın gelecekteki siyasal gündeminin başlıca sıkıntılı konularından biri de Ermeni meselesi. Devlet siyasetinin konuya diplomatik yaklaşımı, sorunu çözebilir mi? Ermeni sorununun yarattığı gerginlik nasıl aşılabilir?

- Bu durum toplumu elbette gerecektir. Birtakım şeyler gerilmeden gevşeme de olmaz. Denizler dalgalanmadan durulmaz. Fakat elbette Türkiye milletinin, 75 yıldır aldığı eğitim itibariyle bu konuda en ufak bir bilgisi yoktur. Birdenbire bu Diaspora başlayınca, ilk tepki, “Bu ne imiş?” oldu. Arkasından tabii, bu kadar büyük bir saldırı karşısında, hiçbir şey bilmediği bir konuda, otomatik ve refleks olarak savunmaya geçti ve “Biz Ermenileri öldürmedik, Ermeniler bizi öldürdü” demeye başladı. Tabii devletin, bunun arkasından aldığı başka tutarsız pozisyonlar da önemlidir. Devlet, “Bu bir karşılıklı katletme olayıdır” dedi, arkasından baskılar karşısında yeniden politika değiştirerek bunu tarihçilere bırakmak tezini işledi, arkasından top yekun buna karşı harekete geçme pozisyonu aldı. Yani devamlı surette pozisyon değiştirdi. Fakat bu pozisyonların toplamı, “Böyle bir şey olmamıştır” tezinin çeşitlemeleridir.

Tabii, bu inkarcılık politikasındaki en önemli ve olumsuz unsur, jenosit kelimesidir. Bu kelime, son birkaç on yıldır Ermeni Diasporası tarafından icat edilmiştir ama, ondan önce, Rumların Küçük Asya Felaketi demesi gibi Ermeniler de bunu “Metzyegrerin”, yani Büyük Felaket olarak anıyorlardı. Fakat ondan sonra Batılı entelektüellerin etkisiyle bunu jenosit olarak nitelediler ve işler karıştı. Çünkü jenosit, bir kere doğrudan doğruya hukuki bir terim idi. 1948 Birleşmiş Milletler Jenosit Anlaşmasıyla ortaya konmuş hukuki bir terimdi. Fakat bunun siyasete uygulanması ve siyaset tarafından kullanılması çok acayip oldu. İkincisi de, meselenin daha yeni farkına varan Türkiye milleti, birdenbire Ermeni iddialarının Yahudi Soykırımı ile aynı kaba konmasına büyük tepki gösteriyor. Çünkü Yahudiler Alman devletine karşı en ufak bir harekete geçmemişlerdi.

Oysa 1860’lardan itibaren Ermeni ihtilalciler, Osmanlı devletine karşı silahlı bir biçimde harekete geçmişlerdi. Amaçları da Bulgar modelini uygulamaktı. Yani Batı Avrupa’nın ve Rusya’nın dikkatini çekerek bir bağımsızlığa doğru gitmekti. Tabii ki Osmanlı hükümeti de buna tepki gösterdi ama, 1915 olayı, öyle yenilecek yutulacak bir olay değildir; çünkü iki tane ihtilalci örgütün cezasını, bir milyon günahsız Ermeni’yi yer değiştirerek, ölümle sonuçlanacağı kesinlikle belli olan bir biçimde, Kürtlerin, Çerkezlerin ve Arapların aç bilaç yaşadığı bölgelere doğru sürmek, üstelik yanlarında yükte hafif pahada ağır eşya taşıyan insanları sürmek, onları ölüme yollamaktır. Bunun başka türlü olduğunu kimse bana anlatamaz. Dolayısıyla iki tane ihtilalci örgüt doğru, onların provokasyonu doğru, fakat O zaman İttihat Terakki içindeki bir çekirdeğin, bugünkü Susurlukçulara tekabül eden gizli örgütün, Teşkilat-ı Mahsusa’nın yaptıkları, insanlık açısından yenilir yutulur bir olay değildir. Ama buna jenosit demek yanlıştır. Ben bugüne kadar kullanmadım, bugünden sonra da kullanacağımı sanmıyorum.

- Türkiye’nin resmi siyasetinde, tazminattan kaçınma da önemli bir rol oynamıyor mu? Çünkü iddia edildiği haliyle Türkiye’nin bunu kabul etmesi ve özür dilemesi, aynı zamanda tazminat talebini de meşru ve hukuki bir hak boyutuna getirmeyecek mi?

- Bugün gelinen aşamada, tazminat talebinin, artık özür dilemekle bir ilgisi kalmamıştır. Çünkü Ermeniler içerisinde elinde emlak tapusu olanlar bugün de mahkemelerden mallarını isteyebilirler. Ve eğer bu mallar Türkiye’de başkasının eline geçmişse, tazminat ödemesi gerekir. Terk edilmişse mirasçılara verilmesi gerekir, bu mülkiyet hakkının sonucudur. Ermeni soykırımının tanınıp tanınmamasıyla ilgisi yoktur. Toprak talebine gelince, bu tamamen gülünç. Konuşmayalım bile.

- Özellikle AB projesi çerçevesinde Türkiye’nin önündeki bir diğer temel sorun da Kıbrıs. Referandum geçti, şimdi AB müzakereleri öncesinde ek protokolün imzalanması, dolayısıyla Güney’in tanınması sancılı bir durum olarak hükümetin önünde. Bu sorun nereye doğru gidiyor?

- Kıbrıs konusunda, aslına bakılırsa Türkiye yapabileceğini yaptı, Mehmet Ali Talat yapabileceğini yaptı. Bundan sonra top artık Avrupa Birliği’nin elindedir. Artık şimdi Avrupa Birliği’nin Rum yönetimini dize getirdiğini görme dönemidir. AB bunu yapmazsa, kendini inkar eder. Protokol meselesini büyütmemek gerekiyor. Çünkü Rum yönetiminin tanınması anlamına gelsin ya da gelmesin, Türkiye’nin zaten bunu imzalaması gerekiyordu. Türkiye bunu imzalayacaktır da. Fakat çözüm için atılması gereken esas adım, AB tarafının atacağı adımdır. Şimdi önümüzdeki aylarda bunu görmemiz gerekiyor.

- Kürt milliyetçiliğinin son yıllarda aldığı formlara ilişkin de farklı tespitler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

- Türkiye’deki Kürt milliyetçiliğinin iniş çıkışları da Türk milliyetçiliğini kamçıladı. Nasıl şiddet şiddeti doğurursa, milliyetçilik de milliyetçiliği doğuruyor. Çoğu zaman, dünyanın en tatsız olayları, PKK ile devlet arasında ilan edilmemiş savaş olayları, hep yarışan milliyetçiliklerin doğurduğu sonuçlardır. Onun için milliyetçilik, aynı milliyetin çok aleyhinde olan bir ideolojidir.

- Son birkaç yıl içerisinde, AB süreci ve diğer konjonktürel etkiler Kürt milliyetçiliğini dönüştürmedi mi?

- Şimdi verilere baktığımız zaman, AB sürecinin Kürt milliyetçiliğini, Kürtlerin politik tutumlarını ciddi bir şekilde etkilediğini görüyoruz. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da yapılan anketlerde, AB’ye girme oranları Türkiye ortalamasından çok yüksek çıkıyor. Çünkü Kürtler AB’yi, alt kimliklerini ifade edebilmek açısından umut verici görüyorlar. AB’ye girme meselesini de kendi insanının insan muamelesi görmesi çerçevesinde ele alıyorlar. Bu nedenle Kürtler, AB’ye girip girmemekten ziyade, insan muamelesi göreceği politik ve toplumsal koşullardan yana tutum belirliyor. Bakıyor ki, orası, insana insan muamelesi yapıyor. Bu durum, aslında devleti de içe ve dışa karşı kuvvetli bir hale getiriyor. Çünkü belli zorunlu kurallar yerine, gönüllü vatandaş üzerine oturan devlet modeli ortaya çıkıyor. Bu devleti güçlendirir.

- Kürtlerin kendi bölgesindeki gelişmeler de bunda etkili oluyor mu? Yani Irak’ın işgalinin ardından ortaya çıkan gelişmelerin Kürtler üzerinde belirgin bir rolünden söz edebilir mi sizce?

- Evet. Milliyetçilik yönünden baktığımızda, şunu görüyoruz. Kürtler, AB’den etkilendiği gibi Kuzey Irak’tan da etkileniyorlar. Ama Irak’ın ne olacağı henüz belli değil. Iraklılar çok akıllı davrandılar ve bir Kürdü devlet başkanı yaptılar, böylece parçalanma riski azaldı, hatta zorlaştı. Türkiye’deki Kürtler bundan etkileniyor, ama küreselleşmeden de etkileniyorlar. Uzun dönemde ise Kürt milliyetçiliği, devamlı olarak Türk milliyetçiliğinden olumsuz etkilenmektedir. Türk milliyetçiliğinin tutumu, Kürt milliyetçilerinin tutumunda da belirleyici oluyor. Fakat son yıllardaki bazı gelişmeler önemli. Mesela Kürtçe kurslar açıldı, fakat 2 yıl boyunca sancılı bir açılış süreci yaşandı, yani azı dişi çeker gibi kurslar açılıyor. Ama şimdi durum değişiyor. Ben bu kursların büyük bir bölümünün kapanacağını düşünüyorum. Çünkü AB sürecini de dikkate alırsanız, Türkçe de dahil, AB’de kullanılan dillerin yanında Kürtçe’ye olan ilgi pratikte azalacaktır. Bana kalırsa normal okullarda da Kürtçe okutulabilir. Böyle bir uygulama, aynı zamanda Kürtlerin tepkisini azaltır. Bunun üniter devlete zararı da dokunmaz. Çünkü zaten küreselleşme olgusu kültürleri zayıflatıyor. Dolayısıyla Kürt milliyetçiliği uzun dönemde küreselleşmenin kültürleri zayıflatıcı etkisindedir, fakat konjonktürel olarak Türk milliyetçiliğinden olumsuz etkilenen bir yapıya sahiptir. Son dönemde ise Kürt milliyetçiliğini besleyen iki kaynaktan biri Irak’taki gelişmeler, diğeri ise AB, yani küreselleşmenin getirdiği etkilerdir.

Dört Yüz On Sekizinci Bölüm: 24.05.2005 tarihli bir haberde, Irak’ta saldırıların arkası gelmiyor. Musul’a bağlı Telafer kasabasında bir Kürt aşiret liderinin hedef alındığı bombalı saldırıda en az 30 kişi öldü, 20 kişi yaralandı. Kerkük’te de Kürdistan Yurtsever Birliği’nin bir yetkilisinin konvoyun yönelik saldırıda beş kişi öldü. Samarra’da ise ABD askeri üssü yakınlarında iki araç infilak etti. Patlamada dört Iraklı hayatını kaybetti. Saldırıların sorumluluğunu Ebu Musab el Zerkavi’nin lideri olduğu Irak El Kaide Cihad örgütü üstlendi. Öte yandan Usame bin Ladin ve yardımcılarının, hilafet devleti kuracağı öne sürüldü. Ürdün’de ABD ve İsrail büyükelçiliklerine yönelik saldırı planı suçlamasıyla askeri mahkemede yargılanan Abed el Tahavi, ’’onları terörist olmakla suçlasalar da kahraman Usame bin Ladin ve Ebu Musab el Zerkavi yakında İslami hilafet devleti kurarak tekrar sahneye çıkacak’’ dedi.

Dört Yüz On Dokuzuncu Bölüm: 24.05.2005 tarihli bir haberde, Irak’ta kadın milletvekili Salame El Hafaci’ye suikast girişiminde bulunulduğu bildirildi. El Hafaci’nin sözcüsü, Şii milletvekilinin konvoyunun başkent Bağdat’tan güneydeki Necef kentine giderken, yolda silahlı saldırıya uğradığını, olayda El Hafaci’nin 4 korumasının ağır yaralandığını söyledi. Salame El Hafaci’nin saldırıdan yara almadan kurtulduğu, konvoyda 4 aracın bulunduğu belirtildi.

 

Meclisdeki Hainler

Meclisdeki Hainler


Şemdinli Gerçegi

Şemdinli Gerçegi


Abdullah Öcalan gerçeği

 


© 2002 - 2008  www.Yalniz-Kurt.com