| BİNBAŞI Â. AZMİ HAVUNDAK 'İN HATIRATINDAN
Şimdi sizlere 21.01.2002 tarihinde Milli Kütüphane Çanakkale maddesinde ve 70 kadar yayın arasında bulduğum ve güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş ve 8 Ağustos günü Alanson'un Conkbayvrı'ndan kimin kovaladığına dair 1964'te basılan Celal Eken Bey'in eserinden ilgili hatırayı arz etmek istiyorum:
A. Azmi Bey, o günlere ait hatıralarında demektedir ki: Çanakkale Harp Sahasında geçen 8 aya yakın mücadele hayatımızın tafsilatına girişmek suretiyle uzun uzadıya tafsilinden içtinap ediyorum. Yalnız Çanakkale azminin netice-i katiyesine olan tesirleri cihetiyle 8 Ağustos 1915 yevmî tarihinin hadisatından yerinde bahseylemeyi faideli addeyledim.
8 Ağustos 1915 sabahı 04.30 sularında Kurtgeçidi'nin 500 m. kadar güneyindeki muvakkat gözetleme mevkiine henüz vardığım sırada idi ki 4. Bataryadan yalın ayak, başı açık bir nefer heyecanla düşman piyadesinin hakim noktalardan Conkbayırı'na kadar ilerlemiş olduğunu haber verdi. Bu endişe verici haber üzerine tereddütsüz oradaki tabur arkadaşlarıma top başı emrini verdim. Conkbayırı'na kadar ilerlemiş olan düşman piyadesi üzerine cephe değiştirmek suretiyle seri bir şekilde ateş açılmasını emrettim. Bu emrim hemen yerine getirildi. Açıktan ve 600 m. mesafeden düşman piyadesi şiddetli bir topçu ateşi altına alındı. Düşman 2 saat kadar mukavemetle boğazın mavi sularını ve ilânihaye temaşadan sonra saat 07.00 sularında Conkbaym'm terkle Şahinsırtı'na doğru çekilmekle ve ateş tutmayan yerlere ilticaya mecbur oldu. Bu suretle Conkbayırı düşmandan temizlendi.
Düşman ise bizi denizden, karadan ve havadan cehennemi bir ateşle adeta boğuyordu. 4. Batarya'nın 2. topu bir obüs mermisinin tam isabetiyle harap oldu ve top başında o gün pek kahramanca hizmet eden 5. Bataryadan Rasim Efendi de şehit oldu. Bu sırada benim topçu grubuma mensup bataryalardan 2. Alayın 5. Bölüğünden Mülâzım Şaban Efendi yanıma gelerek Bataryasının acıklı vaziyetini haber verdi. Batarya Yüzbaşısı ile 8 neferin şehit ve 2 topun da donanma ateşiyle
ve tam isabetle tahrip edilmiş olduğunu söyledi. Sonradan öğrendiğime göre; düşman piyadesinin Conkbayın'na kadar ilerlemesini bir zafer olarak telsizle Londra'ya haber vermişlerdir. Britanya'da o sıralarda nümayişler icra edilmiş, mevziin kilidi mesabesinde olan Conkbayırı'nın bu suretle istirdat olunması düşman kumandanının Anafarta taarruzundaki plânını altüst etmişti. Bu suretle aleyhimizde gelişmeye başlayan harp vaziyeti lehimize tashih edilmiş oluyordu.
18 Mart 1915'den sonra 8 Ağustos 1915 gününün ihtiva eylediği hadisatı harbiyenin ehemmiyeti itibarıyla ya da tahattura şayan büyük ve tarihi bir gündür. Düşman sağ cenahımızı çevirmek suretiyle darbe indirmek, ricat hattımızı kat etmek ve bu suretle cephemize bir kafi maksadını takip ediyordu. Topçu grubunun o günkü gayreti yalnız yarımadayı kurtarmakla kalmadı. İstanbul ve hatta şark İslâmını da Haçlıların taarruzundan vikaye etmiş oldu.
Bu şanlı günün askeri tarihimize gurur veren büyük vak'alarını tahattur ederken o kahramanlık meydanında hayata veda eden muhterem şühedanın ruhlarını fatiha ile şad ve henüz hayatta bulunan cihat arkadaşlarımızı da hürmetle yad ederim.
Harp tarihimizde Çanakkale zaferimize ayrılan sahifeler içinde, topçularımızın gösterdiği şayi gayret ayrıca mütalâa edilecek değerdedir.
Hülâsa, buradaki mesele şudur ki, İngilizler 6-7 Ağustos günleri Conkbayırı'nı işgal etmek için 20.000 askerle taarruz etmişlerse de bir varlık gösterememişlerdir. Ancak 8 Ağustos günü Şahinsırtı-Besimtepe veya Conkbayırı sırtlarından birinde Alanson 500 kadar askeriyle 1-2 saat savaşarak kalabilmiştir. İşte bu kadarcık çabanın ve savaşın karşılığında oraya görkemli bir anıt dikilmesini talihsizlik sayıyoruz.
İSTANBUL TIBBİYELİ KAHRAMANLAR:
Bu gelişme ve araştırmamız, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı'na vakî talebim üzerine: Dekanlıkça hazırlanmıştır. Konuyla ilgili çalışmamızın seyrine gelince:
2.12.2000 tarihinde İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Dekanlığı'na başvurarak; özellikle Çanakkale Savaşları, Arıburnu Cephesinde 18-19 Mayıs Savaşlarına katılan ve şehit olan İstanbul Tıbbiyeli öğrencileri hakkında, arşivlerinde olması kuvvetle muhtemel bilgilere ulaşabilmem için kendilerinden yardımcı olmalarını istedim. Bunun üzerine Tıp Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Faruk ERZENGUN Beyefendi, Üniversitenin Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Arslan TERZİOGLU Hocamız'dan, konuyla ilgili bir rapor isteyip; ilgili bilgileri 7.12.2000 tarihinde tarafıma intikal ettirdi.
Sayın Prof. Dr. Arslan TERZİOGLU Hocamız, sözkonusu raporunda özetle demektedir ki: "Birinci Dünya Savaşı'nda Haydarpaşa'daki Darülfünûn-u Osmanî Tıp Fakültesi öğretim üyeleri ve öğrencileri, 1915 I.Dünya Savaşı nedeniyle birliklerine dağıtılmışlar ve Tıbbiye bir yıl kapalı kalmıştı. 1310/1894 doğumlu olanlardan daha yaşlı öğrenciler birliklerine dağıtılırken; bunlardan 3., 4., ve 5. Sınıf Tıp öğrencileri ile Şam Tıbbiyesi, Eczacı, Dişçi Okulları öğrencileri kısmen, Beykoz'da Servibunın, kısmen de Çanakkale, Beylerbeyi, Yeşilyurt İntan Hastalıkları Hastaneleriyle değişik birliklere dağıtılmışlardı. Bu Tıp öğrencilerine 11 Ekim 1330/1914 tarihli kanun gereği maaş verilirken, Askeri Tıbbiye ve Tıp Fakültesinden askere alınan son sınıf Tıp öğrencileri Subay vekili 4. ve 3. Sınıf öğrencileri, Başçavuş muavini, 2. ve 1. Sınıf öğrencileri de Çavuş rütbesinde subay adayı olarak askere alınmışlardı." Ne var ki, "1915'te Çanakkale'de şehit düşen bu Tıbbiyelilerin sayısı ve isim listesi elde mevcut kaynaklarda belirtilmemiştir." "Çanakkale'de kazanılan Zaferden sonra 1915'te kapatılan Tıbbiye, 4 Mart 1916'da öğretime başlamış, cepheden sağ olarak geri gelen Tıbbiyeliler tekrardan Haydar paşa'daki Darülfünun Osmanî Tıp Fakültesi'ne "dönmüşlerdi.
Sayın Prof. Dr. TERZİOĞLU, raporunda devamla; "Gerçi GATA Tıp Fakültesinde yayınlanan 'Ataç, Adnan: 20. Yüzyılda şehit olan Türk sağlık subayları, Ankara 1997'de I. Dünya Savaşında 1914/1918 şehit olan Sağlık Subayları ile ilgili bir liste verilmiş ise de, bu listede Çanakkale'de şehit düşen Tıbbiyeliler ile ilgili isim kayıtları yer almamakta, 3 kadar diğer cephelerde şehit düşen Tıbbiyelilerin ismi yer almaktadır. Bu eserin yazarı Adnan ATAÇ, ricamız üzerine tekrar Genelkurmay Başkanlığı'nda bu konudaki arşiv ve kaynakları tekrar gözden geçirmesine rağmen, 1915'te Çanakkale'de şehit düşen Tıbbiyelilerle ilgili listeye rastlanmadığını 3.12.1998 günü telefonla bize bildirmiştir. "
Burada Sayın Prof. Dr. TERZİOĞLU Hocamız, raporunun ekinde verdiği Dr. Kemal ÖZBAY Paşanın Türk Askeri Hekimliği Tarihi kitabından yaptığı fotokopilerdeki bilgiler de, yukarıda özet olarak verilen bilgiler çerçevesinde yoğunlaştığı görülmektedir. Sonuç olarak, Sayın Dekan Prof. Dr. ERZENGİN Bey ile ikinci defa 8.12.2000 tarihinde makamında yaptığımız görüşme sırasında; Sayın TERZİOĞLU'nun raporunu tarafıma verirken şifahî olarak söyledikleri de şu mealde idi: "Çanakkale'ye giden Tıbbiyeli öğrencilerimiz 19 Mayıs Savaşlarına katılmış ve kaybımız ağır olmuştur. Fakülte l yıl kapalı kalmış ve 1921'e kadar da mezun verememiştir. 1916'da Fakültenin tekrar açılma hazırlıkları başlayınca, eğitim verecek binanın dışı siyaha boyanmıştır. Konuyla ilgili bu bilgiler şüphesiz ki yeterli değildir. Çalışma ve arşiv araştırmalarımız devam edecektir. Yeni bilgilere ulaştıkça tarafınıza iletilecektir." Bu samimi hava içinde kendilerinden izin isteyip, makamından ayrılarak Onkoloji Enstitüsündeki 302 numaralı odama geldim. Zaten tedavim de bitmişti. Böylece eşyalarımı toplayıp Çanakkale'ye hareket ettim. Şimdi öğrencilerin savaşa girişinin bir değerlendirmesini yapalım.
TIBBİYELİ ÖĞRENCİLERİN SAVAŞA KATILMALARI
11 Mayıs'ta Çanakkale Cephesini denetleyen Enver Paşa, 5. Ordu Komutanı Liman Von Sanders'e Anzakların denize dökülmesi için yeni bir taarruz yapılması emrini vermiştir. Böyle bir taarruzun yapılmasını Sanders de istiyordu.
3. Kolordu Komutanı Esat Paşa ise, böyle bir taarruzu sakıncalı görüyor ve 25 Nisandan bu yana 15.000 kayıp verdik gerekçesiyle itirazda bulunuyor ve fakat itirazı ne Enver Paşa ve ne de Ordu Komutanı tarafından ciddiye alınmıyor ve kesin olarak 19 Mayıs günü taarruza geçilmesine karar veriliyor.
Bunun üzerine Esat Paşa'nın önceden taze kuvvet olarak istediği birliklere karşılık, 2. Tümen, İstanbul'dan hareket ettirilerek, 13-16 Mayıs günleri Akbaş İskelesine ve oradan önce Sarafın Çiftliğine ve buradan da 17 Mayıs gününün
akşamı da Kuzey Grubu Cephesinin gerisine yanaştırılıyor.42 Mekân Kemalyeri'nin doğusu. İşte bu 2, Tümen, 19 Mayıs Savaşlarda taze kuvvet olarak ve başlıca vurucu kuvvet olacaktı. Bu itibarla 18 Mayıs gününün akşamı sözkonusu Tümen Birlikleri Kemalyeri'nin doğusundan alınarak Kırmızısırt üzerinde dar bir cepheye yerleştirildi.43 Burada kuvvetle ihtimal İstanbul Tıbbiyeli öğrencilerinin içinde bulunduğu 1. Tümen: 4. Ve 5. Alayları Kırmızısırt, Kanlısırt'ın kuzey kesiminde l. Hatda, 6. Alayda merkez gerisinde ihtiyatta bırakılmıştı.
2. Tümen, bu düzen ve yerleşmeden sonra 5. Ve 6. Alaylar cephesinden taarruza geçecekti. Önce de 16. Ve 5. Tümen birlikleriyle yer değiştirerek işe başlamak istedi. Düşman ise bunu fark etti. Bu bakımdan karşılıklı dövüş başladı. 2. Tümenin birlikleri düşman siperlerine kadar yaklaştı ve fakat çok ağır kayıplar vermişlerdi.44
Böylece 2. Tümen, işin başında başarı şansını kaybetmiş oluyordu. "Ne acıdır ki, gece savaşlarında mevcudunun yarısını şehit vermiş ve yorgun düşmüştü. Bu genç ve askeri eğitimi çok az olan insanların hemen ileriye sokulması yerinde bir hareket olmamış ve uzmanlarca tenkit konusu olagelmiştir.
Buna rağmen İkinci Tümen birlikleri 19 Mayıs gündüz savaşlarına da sokulmuş: mamafih, kaybın daha da fazla olmasından öteye gidilememiştir. O kadar ki, bölükler subay sız kalmış ve nitekim Tümen; "Grup Komutanlığına verdiği raporda kısaca 'artık yapılacak bir şey kalmamıştır. Uğranılan zayiat dayanılacak gibi değildir'."4^ Bunun üzerine 2. Tümenden sağ kalan personel geriye alınmıştır.
Burada Tümen subaylarından 24'ü şehit, 54'ü yaralı; askerlerden ise 1455'i şehit, 2734'ü yaralı olarak toplam kaybı: 4.267'i bulmuştur. Tümenin mevcudu 10.946 kişi idi. Böylece, mevcudu 5.679'a inmiş oluyordu. Genel kaybımızı
10.000 kabul edersek o zaman 4.267'si 2. Tümen birliklerine aittir. Tıbbiyeli öğrencilerimiz de bu şehitlerimiz arasındadır.46 Yer olarak da Kanlısırt ve Kırmızısırt'ta savaşmışlardır. Burada, Türk tarafının 9.000-10.000 kaybına karşılık; karşı tarafın 600 kadar ölüsü vardı. Başarısızlığın sebebi ise, özetle "Bir kere araziyi iyi tanımayan
birliklerin ve özellikle bölgeye taze kuvvet olarak geleli 1-2 gün olan ve heyecanlı ve çok genç sayılan 2. Tümen, harekâtında görüldüğü gibi başarı şansının olamayacağı önceden değerlendirilmeli idi." Yani, İstanbul'dan yeni gelip henüz cepheye intikal eden taze bir kuvvet olan 2. Tümeni hemen cepheye sokmamak gerekiyordu. Bunun yerine öteki Tümenlerin, Anzak mevzilerinde gerçekleştirebilecekleri girmeyi, yarmayı ve çevirmek için derinlikte başlayacak şekilde esaslı bir siklet merkezi oluşturulmuş olsaydı, Anzak Savunması sarsılabilirdi. Belki de sonuca varabilirdik.47
Bu savaşlarla ilgili Ordu Komutanı Mareşal Von Sanders, demektedir ki: " 18-19 Mayıs gecesi kahraman 2. Tümen ölü ve yaralı olarak toplam 9.000 kayıp verdi. Bahis konusu bu taarruz tarafımdan işlenmiş bir hata olduğunu kabul ederim. Bu hatayı düşman kuvvetini doğru takdir edememekle ve elimizdeki az topçu kuvveti ve çok sınırlı cephane ile bu işi başaramayacağımızı önceden hesaplamamakla işledim."4^ Bu acı itiraf ile bir ölçüde takdir ve tebrik edilse de gene de insana özrü kabahatinden büyük deyimini hatırlatıyor.
Bu savaşlarla ilgili Frank Knght'in Çanakkale Savaşı adlı eserinde, Esat Paşa kuvvetlerini Merkez Tepe batısına yığmak istemiş ve bir cepheden saldırıya geçecek ve böyle olunca Anzaklar ikiye bölünüp; 12-13.000 kişiyi 50.000'e yakın Türk askeri denize dökebilirdi. Ne var ki, Ordu Komutanı Sanders, Esat Paşanın bu bölgede siklet merkezi tesis etmek şeklindeki makûl ve gerçekçi teklifini reddederek bütün cephe boyunca taarruz etmesini emretmişti. Böylece, bir inat yüzünden 5-6 saat gibi kısa bir zaman zarfında 10.000'e yakın şehit verilmiştir.
TÜRK-ANZAK İRTİBATINDAN KARDEŞLİĞE ATILAN İLK ADIMLAR
Türk - Anzak kardeşliği, ölülerin gömülme merasimleri sırasında başlamıştı. O zaman Türk tarafını temsil eden bir Arap subayı; "Bu hayat boyu sürecek bir dostluğun başlangıcıdır." demişti.
25 Nisan ile 10 Mayıs arası Anzak cephe sahası belirlenmeye başlamıştı. Yaklaşık 350-400 dönümlük bir araziyi kapsıyordu. Genişlik 2 km. kadar, derinlik l ve 1.5 km. kadar içeride. Sarıbayır eteklerine doğru uzanıyordu. Türklerin siperleri ise hemen tepelerinde idi. Böyle olunca Türklerin İngiliz bombardımanından korunma şansları vardı. İki mevzi arasındaki mesafe 10 metre kadardı. Mevziler arasındaki sahipsiz mıntıka küçük bir oda gibiydi. Birbirlerine el bombası gönderebilirlerdi. Ama yere düşmeden alıp geriye atılabilirdi. Fakat Avustralyalıların pek öyle el bombası yoktu. Bu bakımdan
Anzak köprü başında hava hep gergin duruyordu. Çünkü her dakika tepe ve tepelerinde silahlar patlıyor ve kurşunlar vızıldıyordu. Bu yüzden hiçbir kimse emniyette değildi ve uyuyamıyordu. 14 Mayıs günü Avustralya Tümen Komutanı General Bridges, ağır şekilde yaralandı. Keza Kolordu Komutanı Birdwood, artık dominyon askerlerinde Türklere karşı derin bir nefret vardı. Mamafih daha yüzlerini görmemişlerdi. Ama Türkler tepelerde idi. Bu bakımdan onları ansızın avlayabiliyorlardı. Türklere karşı duyguları "Yırtıcı ve cengaver yaratıklar" dır. Yani acayip yerliler ve yaratıklar. Bu konuda çizilmiş resimlerde görmüşlerdi. Artık ölümle burun buruna yaşıyorlardı. Ama bunlara alışmışlardı ve geri dönüşü yoktu.
İşte bu duygular içinde ve ilk çıkarmaların hızı da geçtikten sonra cepheyi bir sessizlik kaplamıştı. Ama 18 Mayıs'ta Türk hatlarında anormal bir şeylerin olduğunu hissedenlerin moralleri biraz bozulmuştu. Derken Allah Allah haykırışları yeri - göğü tutmaya başladı. Ama Mehmetçik dar bir arazide ve çok kalabalık bir mevcutla yaptığı bu savaşta 10.000 kayıp vermişti. Anzaklar bu savaştan kârlı çıkmışlardı. Savaş sonrası Kolordu Komutanı Birdvvood: Herbert isminde bir personelini ölülerin gömülmesi hususunda görevlendirdi. Bu zat Türkleri seviyor ve Türkçeyi de çok iyi konuşuyordu. Sonuçta bir yazı yazıp, Türk tarafına gönderdi. "Eğer ölülerinizi gömmek için bir ateşkes isterseniz, yarın saat 10-12 arası bir kurmay subayınızı Kabatepe yolunda bizim karargâha yollayınız."
Sonuçta Hamilton ile Sanders arasında anlaşma imzalandı: 24 Mayıs günü ölüler defnedilecek: zaman süresi: dokuz saat, ölülerin gömüleceği üç yer beyaz bayraklarla işaretlenecek, bu yerlerden biri Türklere, öteki İngilizlere, üçüncüsü de kime ait olduğu bilinmeyenlere has olacaktı. Gömme işine din adamları ve doktorlar da katılacaktı. Tanınmaları için özel işaretleri olacaktı. Ancak birbirlerinin siperlerine girmeyeceklerdi. Defin işlemi boyunca ateşkes ilân edilecek ve askerler siperlerinden başlarını çıkarmayacaklardı. Ölülerin silahları, herkesinki kendilerine ait olacaktı. Yalnız Avustralyalıların silah çaldıkları tespit edilmişti. Hatta konu şikâyet konusu bile olmuştu. Üstelik Anzaklar hem suçlu ve hem güçlü sözü ile "Türkler siperlerimize kadar geliyorlar, bizi rahatsız ediyorlar" diye şikâyette bulunmuşlardı. Gene bu anda bir mesele vardı. O da herkesin sinirli olması idi. Ama aslında iki taraf da birbirine güvenemiyor ve bir ihanete uğrar mıyız diye endişeleniyorlardı. Siperlerin arası da 10 metre kadardı. Ama nihayet mezar kazma işi başlayınca kardeşlik de başladı. Yani Türk askeri ile Anzak, bu konuda birbirlerine yardımcı olmaya ve saatler ilerledikçe de birbirlerine sigara ikram etmeye başladılar. Sonra ufak tefek eşyalarını hatıra olarak değiş tokuş etmeleri enteresandı. Herbert ise anlaşmazlıkları gidermekle meşgul oluyordu. Bir ara da orada Arnavutluktan tanıdığı bazı Türk askerlerine rastladı. O andan itibaren de Türkler, durmadan ona gelip talimat almaya başladılar. Ölülerin üzerinden çıkan eşya ve paralarla ilgili tutanaklar tutuluyor ve o belgelerde Herbert'in imzası bulunuyordu. Bu sırada birbirlerine en çok ikram ettikleri
şey de sigara idi. Öğleden sonra üçte de iş hemen hemen tamamlanmıştı. Artık ayrılık zamanı gelmişti.
Türk askerleri saat dörtte Herbert'e geldiler. Subayları daha önce ayrılmıştı. Ya da vedalaşmak için Herbert Türklerin yanına geldi ve belki de bir gün sonra kendisini vurabileceklerini söyledi. Türk askerleri ise hep bir ağızdan, dehşet içinde haykırıştılar: "Allah esirgesin".
Bu defa Herbert'i Türk askerlerinin yanında gören Avustralyalı askerler, onlar da gelip "Allahaısmarladık arkadaşlar, bahtınız açık olsun..." Türk askerleri de: " Güle güle gidin... Güle güle gelin yine".
Sonra bütün askerler kendi hatlarına çekildiler. Daha 25 dakika ateş edilmeyecekti. Sessizliği bozan da Türk nişancısı oldu. Tabii ki bu sırada şu olmuştu; iki tarafın da Kurmay Subayları birbirlerinin mevzilerini çaktırmadan incelemişlerdi. Hatta Mustafa Kemal'in çavuş kılığında çeşitli gömme birliklerine katılarak dokuz saat boyunca Anzak siperlerini incelemiş olduğu sanılıyor. Bunlar da ufak nizamsızlıklar olarak tarihe karışıp gitmiştir.
ATEŞKES VE GÖMME İŞLEMİNDEN SONRAKİ GELİŞMELERE GELİNCE
Türkler arasındaki kin uçup gitmiştir. Özellikle Türklere karşı duyulan kin ve nefret; Türkler yamyam değilmiş, korkak da değiller. Üstelik cesur ve kahramanlar ve sevecen insanlar. Bu bakımdan ve 19 Mayıstan sonra cephede garip şeyler olmaya başlamıştır. Bir defasında cepheyi gezen bir subay bakar görür ki: Bir takım Türkler oralarda dolaşıyorlar, onun "Niçin ateş etmiyorsunuz ?" sorusuna şu karşılık verilmiştir:
-" Niye edelim? Hiçbir zararları dokunmuyor ki... Bırakalım gitsinler"
Sonra da çamaşır yıkayıcılar: Çamaşırları sererken kendilerine ateş edilmiyordu. Türkler de kendi hesaplarına batan gemi askerleri ve kurtarma ekiplerine ateş etmezlerdi. Esirlere de çok iyi muamele yapıyorlardı.
Sonra siperler arasında artık sürekli bir hediyeleşme başlamıştı. "Türkler üzüm ve lokum fırlatırlar, ötekiler ise onlara konserve yiyecekler, sigaralarla karşılık veriyorlardı" Yalnız Türkler İngilizlerin et konservelerini beğenmezlerdi. Bu yüzden olacak ki bir gün; "Sığır eti istemez... Süt atsanıza!"
Hedefini vuramayan nişancılara "Karavana" işareti vermek tabiî bir al almıştı. Bir gün Türk askerinin kafasını sıyırıp geçen kurşundan sonra Türk siperlerinden bir kahkaha kopar, arkasından da bir kürek veya süngü sallanır, İngilizce seslenirler:
"Başka sefere daha iyi şanslar Tommy..."
Özel düellolar bile yapılıyordu.
Bütün bunları önceden sezen Türk tarafını temsüen, öte tarafta Herbert'e eşlik eden bir Arap subayı: 19-20 Mayıs günlerinin birinde " Bu / defin meselesi ile başlayan arkadaşlık / hayat boyu sürecek bir dostluğun başlangıcıdır" dediğini önceden zikretmiştik. Bu aynen gerçekleşmiştir. Zira şu anda Türkiye'nin en çok misafir ettiği insanların; Avustralyalı ve yeni Zelandalı Turistler olduğunu söylemek mübalağa sayılmaz.
SONUÇ
18/19 Mayıs 1915 günü yapılan muharebelerin ertesi günü öğleden sonra Cephe Komutanı General Birdwood, Ordu Komutanı Hamilton'a haber göndererek ölülerin gömülmesine müsaade istemişti. General ise, Türklerin başvurusunu bekleyelim dedi. Bu arada bir Avustralyalı Albay, Kızılhaç Bayrağı'nı kaldırmıştı: Ama Türk nişancısından kurtulamadı. Vurulup öldürüldü. Bunun üzerine bir Türk Subayı iki cephe arasındaki sahipsiz bölgeden koşup gelerek nefes nefese özür diledi. Bu sırada Türk tarafına gidilip defin işi görüşüldü. "24 Mayıs günü yapılacaktı." 19 Mayıs şehitlerinden 4.000 kadarı gömülebilmişti. Bir Türk subayının ifadesine göre buradaki manzara "En nazik insanın dahi vahşileşmesi ve en vahşi insanın dahi gözyaşı dökmemesi kabil değildir." Şeklinde yazmıştı.
Hülâsa bu olaydan sonra Anzak Cephesindeki atmosfer tamamen değişmişti. Her iki taraf birbirine gerçek manada saygı duymaya başlamışlardır. Halbuki 19 Mayıs Savaşına kadar herkes birbirine nefretle bakıyor ve devamlı birbirine küfür ediyorlardı. Mamafih tabii olarak birbirleriyle savaşıyorlar ve birbirlerini öldürüyorlardı. Ama artık bu bir spor yarışı gibi bir şeydi. Hatta bazen bir taraftan öte tarafa el bombalan savrulmakta ve arkasından da hediye paketleri fırlatılmaktadır. Mamafih Anzaklar genelde kendi subaylarına bile saygıları olmazdı. Bir defasında bir Avustralyalı Çavuş, aralarında General Birdvvood'un bulunduğu yüksek rütbeli subayların konferans halinde bulundukları yere dalarak "İçinizden hangi hergele benim çay ibriğimi aşırdı" diye bağırmıştı. Kolordu Komutanı Birdwood'u "Küçük Kuş" diye çağırıyorlardı vs.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|