BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU
/Mektubu yazan; İhtiyat Zabit /yedek subay/ namzedi Ethem, İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfa devam ederken aynı zamanda Beyazıt Numune Mektebi'nde öğretmendi /1915/. Gönüllü olarak katıldığı Çanakkale Savaşı'nda bu mektubu yazdıktan sonra şehitlik mertebesine yükselmiştir/.
Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesine;
Nimet Amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşil bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım.
Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum. Okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgârlara mukavemet edemeyerek eğilmesi bana annemden gelen mektubu selamlıyormuş gibi geldi. Hepsi benden tarafa eğilip kalkıyordu. Ve beni annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.
Gözlerimi dağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sedayı ve beni tebşir ediyorlardı.
Nazarlarımı sola çevirdim çığıl çığıl akan dere bana validemden gelen mektuplardan dolayı gülüyor, oynuyor ve köpürüyordu.
Başımı kaldırdım gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım.
Benim sevincime iştirak ettiğini yapraklarıyla, rakslarla anlatmak istiyorlardı.
Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül tatlı sedası ile tebşir ediyorlardı.
Hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarıyla göstermek istiyordu.
İşte bu geçen dakikalar anında, hizmetçi;
"- Efendim çayınız buyurunuz, içiniz" dedi.
"- Pekâlâ" dedim.
Aldım baktım sütlü çay.
"- Mustafa sütü nereden aldın?" dedim.
"- Şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?"
"- Evet ne kadar güzel."
"- İşte onun çobanından aldım, parasız."
Yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde, onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmesin? dedim.
Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu:
Validen kaderine küssün ne yapalım, o da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecekti, bu ekinlerin secdelerini görecek, derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.
Şevket merak etmesin o görür belki, daha güzellerini görür.
Valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni evet seni mutlaka buralara getireceğim ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişlerdi. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.
Ey Allah'ım, bu ovada sesi ne kadar güzeldi. Bülbül sustu, ekinler bile hareketten kesildi. Dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat arasında namazı kıldım. O güzel yeşil çayırların üzerinde diz çöktüm.
Bütün dünyanın dağdağasını ve debdebesini unuttum. Ellerimi açtım. Gözlerimi yukarıya diktim, ağzımı açtım ve dedim ki;
"- Ey Türklerin Ulu Tanrısı, Ey şu öten, koşan, şu gezen, meleyen koyun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların hali ki,
Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak.
Çünkü böyle güzel yerler seni mukaddes tanıyan ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.
Ey Benim Yarabbim. Şu kahraman bütün dilekleri, ismi celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Bu şerefli dileği ihsan eyle.
Huzurunda titreyerek böyle güzel sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya bütün bütün mahvet.
Diyerek dua ettim, kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
Anneciğim, oğlun Halil de benim gibi güzel yerlerdedir.
Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da bizi de götürürler bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadir'e mektup yazdım.
Valideciğim evdeki senetleri vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz.
Çantayı al sandığa koy. Ben sana vaktinde anlatmıştım, bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O payı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister?
Çamaşır falan istemem, paralarım duruyor. Allah razı olsun. 4 Nisan 1331/1915 Oğlun Hasan Eteni
NOT:
1. Şehit Muallim Ethem. Niğde'nin "And-Ulus" /Hacı Abdullah/ Köyünde 28.2.1890 tarihinde doğmuş ve 19 Nisan 1915'te şehit olmuştur. /Birliği: 3. Kolordu, 19.Tümen /Kumandam: M. Kemal /Atatürk/ 57. Alay, 2. Tabur, 6. Bölük/.
2. Şehit Ethem o tarihte 25, annesi Zeynep 41 yaşında idiler. Yine mektupta bahsi geçen kardeşi Halit 22 yaşında olup Çanakkale'nin diğer bir cephesinde, kardeşi Hilmi 16 yaşında Öğrenci, kardeşi Şevket 10 yaşında öğrenci, sütkardeşi Kadir 24 yaşındadır.
3. Mektupta bahsi geçen "Divrin" annesinin doğduğu Niğde'nin bir köyüdür.
4. Mektupta adı geçen kardeşi Halit /l894/ de ağabeyi ile birlikte Çanakkale Savaşı'na katılmış, Kirte Köyü ilerisinde Zığındere'de yaralanmış, gazi olarak sağ kalmış, 31 yıl Emniyet Teşkilâtı'nda çalışmış. Komiser olarak emekli olmuş, 1948 de vefat etmiştir.
5. Prof. İ.H. Baltacıoğlu, yayınladığı "Mektepli" dergisinin 9.3.1933 tarih ve 25 nolu sayısında başyazı olarak "Muallim Ethem Nasıl Öldü" başlıklı bir makale yayınlamıştır.
6. Şehidin adını taşıyan yeğeni Ethem Ruhi Üngör /1922/; 1966'da yayınladığı "Türk Marşları" kitabını ona ithaf etmiştir.
7. Bu mektubu arkeolog İlhan Akşit, "Çanakkale Savaşları" /1973/ adlı kitabında yayımlamıştır /s.74-77/.
8. Bu mektup, "Hayat" dergisinin 13 Mart 1975 tarihli sayısında aslının fotokopisi ile birlikte yayımlanmıştır.
9. Bu mektup, "Orkun" Dergisi Mart 1983, sayı:9, sayfa: 16'da yayımlanmıştır.
10. Bu mektup ayrıca; binlerce nüsha basılıp 1970-1985 yılları arasında "Çanakkale Savaşları 1915 Harp Hatıraları Koleksiyonu Müzesi"nce ziyaretçilere sunulmuştur. /Aynı mektup baskısı, bazı edebiyat ve tarih öğretmenlerince ayrıca bastırılarak öğrencilere dağıtılmıştır./
11. Arkeolog İlhan Akşit'in Çanakkale Arkeoloji Müzesi ve Çanakkale Müzeler Müdürü olduğu yıllarda Abide Müzesi'ni ziyaret eden /1977/ zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk beraberinde Müzeyi gezdiren İlhan Akşit'ten vitrindeki bu mektubu kendisine okumasını istemiş ve mektup okunurken gözyaşlarını tutamamıştır.
12. Bu mektup; "Kolay İlân Gazetesinin 31.8.1982 tarih ve 277. sayısında yayınlanmıştır.
13. Bu mektup; Vahap Okay'ın 1986'da yayınlanan "Anadolu Konuşuyor" /Anadolu' dan Türkiye'nin Kalbine/ adlı kitabında yayınlanmıştır.
14. Bu mektup halen Çanakkale'deki "Abide Müzesi", "Deniz Müzesi" ve "Milli Parklar Müzesi"nde teşhirdedir.
15. Mektubun aslı, şehidin yeğeni Ethem Ruhi Üngör'dedir. LÂĞIM ÇARPIŞMALARI Eski savaşlarda lâğım çarpışmaları çok kuvvetli tahkimatlara karşı kullanılmıştı. Meselâ Rodos'un fethinde ve Viyana Savaşları'nda şiddetli lâğım çarpışmaları olmuştu. Özellikle muhkem kalelerin tahribatında lâğım düzeni savaşı yaşanmıştır.
Çanakkale Savaşları'nda ise Mehmetçik, bol silah ve cephaneye sahip değildi. Gönüllü gelenlere bazen silah bile bulunamıyordu. Bazen de 100 askere 30 silah düşerdi. Artık kura çekiliyordu. İşte bu vaziyet karşısında düşmana yeraltından lâğım patlatalım ve süngü ile saldırıp imha edelim şeklinde düşünülmüştür. Hem cephaneden tasarruflu oluşu da bir gerçektir.
Siperlerin bu kadar yakın olması ve hücum ile arazi kazanmak imkânı bulunmaması, her iki tarafı da bazı hileler, çareler düşünmeye mecbur ederdi. Hile şöyle olurdu: Düşman toprak altından bizim siperlerimizin altına doğru lâğımlar kazar ve tam siperlerimizin altına geldikleri zaman oraya dinamit koyarak siperlerimizi berhava eder ve bu suretle açılan çukura hücum ederek yerlerimizi işgal eder, bize de birçok zayiat verdirirdi. Sonraları bu hileye vakıf olan subay ve erlerimiz çok dikkatli oldular. Bazen toprak altından gelen sedalara kulak verirler veyahut karavanalarını toprak üzerine yatırıp, kulplarını toprak altından gelen kazma sademesiyle husule gelen titremeye dikkat ederek düşmanın siperlerimize yaklaştıklarını anlar, karavana kulplarının titremesi kesildiği an derhal siperleri tahliye ederek geride lâğımın patlamasına intizar eder ve patlamadan sonra da düşmandan evvel açılan çukura hücum ederek düşmanla siperde karşılaşır, orada kanlı boğuşmadan sonra sipere hakim olurdu. Son günlerde erlerimiz hayli tecrübe sahibi olduklarından, düşmana bu hilelerle ilerleme fırsatını vermiyorlardı.
İlk defa 2. Tümenin 19 Mayıs Savaşları'nda ağır kayıplar vermesi üzerine lâğım saldırısı gündeme gelmişti. Başlangıç olarak 28 Mayısta 5. Tümenin Bombasırtı'ndaki 14. Alay cephesinden İngiliz siperlerine bir yer altı girişi yapılmıştı. Şöyle ki; Bombasırtı'ndaki siperlerin arasındaki mesafe 10-15 metre idi. Mustafa Kemal'in ifadesi ile 8 m. 5. Tümenin İstihkâm Bölüğü 27 Mayıs akşamına kadar düşman siperlerinin altına kadar girip gerekli hazırlığı yapmış ve 28 Mayıs sabahı saat 03.30'da infilâk ettirilmişti. Sonra da siper ele geçirildi. Bu olaydan sonra aynı savaş şekline İngilizler de tevessül etti ve Arıburnu'nda lâğım faaliyetlerine devam ettiler. Bir defasında da Merkeztepe'de iki tarafın lâğımları karşılıklı aynı anda patladı ve dost-düşman yüzyüze geldi ve sille tokat birbirine girdi. Sağ kalan İngilizler kaçmışlardı.
12 Temmuz günü de İngilizler 25-30 kişilik bir kuvvetle Türk siperlerine girmiş ve 57. Alayın 1. Taburundan Asteğmen Fahrettin'in üstüne çıkmışlardı. Fahrettin Bey, toz toprak içinde eline geçirebildiği bir sopa ile İngilizleri kovalamıştı. Bu konuda bir Alman istihkâm bölüğünün de yardımlarını görmüştük. Yine İngilizler Arıburnu Cephesi'nde 31 Temmuzda patlattıkları lâğımlarda 100 kadar Mehmetçiğimiz şehit olmuş ve 7 İngiliz ölmüştü. 74 de yaralıları vardı. Bir defasında da SeddüPoahir Cephesi'nde düşman, yeraltında Ödemişli Ömer Onbaşı ile karşılaşmıştı. Ömer Onbaşı'nın elinde süngüyü gören Fransızlar teslim bayrağını çekmişlerdi. Özellikle Fransız müstemlekesi zencilerin en korktukları şey Mehmetçiğin süngüsü idi. Bu korku Avrupa'da halâ unutulmamıştır. GÖNÜLLÜ ÜÇ FEDAÎ TABUR
28 Haziran Seddülbahir Zığındere Savaşlarında İngilizler gerekli üstünlüğü sağlamışlardı. Bu tehlikeyi önlemek için l. Türk Tümeninin her alayından Üçler Hücumu denilen 3. Taburlarla oluşturdukları kuvvetlerle saldırıya geçecekler ve İngilizleri geri süreceklerdi. Şu kadar ki arazi taarruza müsait değildi. Sahayı İngiliz ateşi karadan ve denizden yalıyordu. Yani ölüm muhakkaktı.
Bu vaziyet karşısında üç tabur arka arkaya önce bir insan boyunca, gittikçe diz kapaklara inen ve nihayet büsbütün açığa çıkan hendeklerden tek kol halinde ilerliyorlardı. En önde 7. Alayın 3. Tabur Komutanı Binbaşı Reşat, / İstiklâl Savaşı'nda Çeliktepe'de tümeninin ilerleyememesinden müteessir olup intihar etmiştir/ gerisinde emir subayı Asteğmen Sadi, daha geride bölük komutanlarından Yüzbaşı Hüseyin Hüsnü ve Asteğmen Halit, Tabur İmamı Hüsnü ve daha geride ise askerler geliyordu.
Türk tarafındaki bu hareketlenmeyi anlayan düşman, derhal ateşe başladı. Muvasala hendekleri şehit ve ölülerle dolmuştu. Sonradan Kafkas Cephesi'nde Oğnot ilerisindeki sırtlarda şehit olan Yarbay Vâsıf Bey de yaralılar arasındaydı. 3. Bölüğün imamı da yaralı idi. Subayların tamamı ise şehit olmuştu. 71. Alayın 3. Taburunun da yarısı yaralı yarısı şehitti. En ağır kayba 70. Alayın 3. Taburu uğramıştı. 1000 kişiden 400 asker kalmıştı. Bu durum karşısında harekât durduruldu. Çünkü kayıp ağırdı ve başarı sağlanamamıştı. Yani savaş sahifesi bizim aleyhimize kapanmıştı.
Bu sırada Conkbayırı bölgesinde de savaşlar şiddetlenmişti. 28 Haziran Savaşlarında başarı gösteremeyen 70. alayın 3. taburu Kuzey Cephesine kaydırıldı. Conkbayın'na Kanal Harekâtından gelen 2 tabur 28. Alayın noksan taburunu tamamlamış oldu.
9/10 Temmuz gecesi de Conkbayırı'nın güneyine yanaştılar ve sabaha karşı 04.30 da taarruz başlamıştı. Allah Allah nidaları yeri-göğü inletiyordu. Tabanca ve tüfeklerin saplan sopa gibi kullanılıyordu. Boğaz boğaza, süngü süngüye inatçı ve inanılmaz bir vahşet içinde çarpışmalar devam ediyor ve hâkim Türk süngüsü koşuyor ve delecek düşman arıyordu. Düşman ise silah kullanmaya vakit bile bulamadan perişan bir vaziyette kaçıyordu. Ancak Şahinsırt'taki İngiliz makineli tüfekleri kaybımızı arttırmıştı. Burada büyük kahramanlıklar gösteren Aydınlı Kâzım Çavuş şehit olmuştu. Al kanlar içinde şehit olan Kazıma Tabur Komutanı gözyaşları içinde sarılmış, alnından öpmüş ve "seni de mi kaybettim Kâzım! Allah rahmet eylesin, nur içinde yat, benim koca kahramanım." Sonra da denize doğru kaçan düşmanın arkasından öfke ile baktı ve birkaç adım yürüdü ve durdu. Çünkü taarruz durdurulmuştu. O da taburunu geri aldı ve şehitlerini saydı. 200 idi. Seddülbahir'de ise 600 şehit vermişti. Yani Tabur l ayın içinde 800 şehit vermiş ve mevcudu tükenmiş, tekrar yedeklerle oluşturulmuştur.
Hülasa ve özellikle Kerevizdere ve Conkbayırı savaş cepheleri diyebiliriz ki bütün savaş cephelerinin en kanlı cephelerindendir. Aylarca her an ölümle karşı karşıya pençeleşenler Anadolu'nun yiğit evlâtları,hayatlarım o kadar feda etmişlerdir ki, yüzleri ilâhî bir manzara arz ediyordu. Kahraman genç subaylarımız ve erlerimiz henüz hayata doyamamış, bıyıkları bile terlememiş, gencecik yiğitlerin fedakârlığı hiçbir kalemin tasvir ve izah edemeyeceği kadar ulvi idi. İşte o necip ve kahraman neslin, canlarını feda ve feragati sayesinde düşman modern harp malzemesi ve yeni insan takviyesine rağmen siperlerimizi terk ederek, cepheyi tahliye etmeye mecbur kalmışlardır.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|