BİR ŞEHİT MEKTUBU Şimdi o cihan dağdağasının barut, kan ve alev dalgaları içinden, bize samimi bir dille vatan ve millet yolunda ölmenin büyük bir şeref olduğunu gösteren kıymetli bir hatırayı tekrar edeceğiz. Bu o zaman göğsünü vatan ufkuna geren isimsiz bir kahramanın kendi akrabasından birisine yazdığı mektuptur. Bu mektup bize her zaman için, ne gibi bir borç sahibi olduğumuzu hatırlatıyor. Dün Çanakkale şehidinin ve bugün Kore şehidinin ailesi; bizim hamiyetperver vicdan ve kalbimizin içinde dikilen birer vatan abidesidir. Onları, o mübarek ruhların aziz oluşunu bildiğimiz kadar bilelim. Ve tanıyalım. HALİT - RIZA TEPESİ TAARRUZU Düşman, 30 Mayısta 19. Tümene bir kez daha saldırdı. Yardım gerekti. Elde 3. Kolordunun 15. Süvari Alayı vardı. Artık Alay attan inerek, Şahinsırt'a göz koyan düşmana saldırdı. Geri atarak görevini yerine getirdi. Fakat kanadı biraz daha ileriden korumak için öndeki tepeyi de almak yararlı olacaktı. Hem düşman orada kalırsa 19. Tümenin kanadına yan ateşi yapabilirdi. İki bölük buraya taarruzu üzerine aldı. Üsteğmen Amasyalı Abdullah oğlu Halit'in komuta ettiği 2. Bölük ile Teğmen Siirtli Osman oğlu Ali Riza'nın komuta ettiği 4. Bölük saldırdılar düşmana. Sanki iki yiğit Teğmen birbirleriyle yarışa çıktı. Tepeyi önce kim alabilecek? diye. İkisi de yakışıklı, burma bıyıklı birer gençti. Kanları kaynıyordu. İkisi de birbirinden talihli çıktı. İki bölük birden tepeye vardı. Bunun için tepenin adını "Halit-Rıza Tepesi" koydular. Gelen geçen bu çetin taarruzu yapanları ansın, diye... Buna göre Çanakkale defterini durup kapamanın imkânı yoktur. Onun hakkında bir kitap yazıp onunla yetinmek mümkün değildir. O toprakları kanlarıyla sulayan o yiğitlerin gösterdikleri kahramanlıkları, destanlara sığdıramazsmız. Bu itibarla Halitler, Rızalar kalbimiz size minnetle doludur. Öyle de kalacaktır. Size malûmdur ki 87 yıl sonra bu seneki izdihamı gördünüz. Savaştığınız o topraklar üzerinde yüzlercesi ve binlercesi gözyaşı ve dua yarışında idi. Kısacası size saygımız büyüktür. Hep artacaktır. Vatan size minnettardır. Hülâsa, yattığınız topraklar Cennet bahçelerinden bir bahçe olsun. ÇİFTE YUSUF TEPESİ 9 Ağustosta 12. ve 7. Tümenlerimiz taarruz için Anafartalar'dan batıya geçmekteydi. 34. Alay, bu iki tümenin arasındaydı. Alay, yürümüyor, koşuyordu. İki hasım birbirini gördü. İki pehlivan gibi oyun almak için öncelik kazanmaya çalıştı. 34. Alay, yıldırım hızıyla taarruza kalktı. Düşmanı önüne kattı. MEĞER HEPSİ DE ÖLMÜŞLER Mustafa Çoruh anlatıyor: "Düşman, üzerinde bulunduğumuz tepenin diplerinden usul usul bize doğru ilerliyordu. 60 kişi idik... Tığ gibi 60 delikanlı. Başımızda mektepten yeni çıkmış bir teğmen vardı. Bıyıkları yeni terleyen. Yanakları buğday renkli, gözleri henüz anne sevgisi ile pırıl pırıl parlayan... Elimizde silâh yoktu, bize silahtan daha çok insan, canlı insan lâzımdı. Ölmeyi korkudan değil, vatana lâzım olduğumuz için istemiyorduk. Eğer böyle olmasaydı Orta Asya'dan kalkan bir millet, dünyanın en büyük ve güçlü imparatorluğunu yıkıp yerine dünyanın yegane en büyük imparatorluğunu kuramazdı. Yabancılara çarpıcı gelen de onun bu cevheridir. Bizi biz yapan unsur da budur. Bir ara göğsümden göbeğime doğru akan ılık, ter gibi bir şey beni gıdıkladı ve kalbimin biraz üzerinde hafif sancı hissettim. Elimi göğsüme sokup geri çekince mesele anlaşıldı. Yaralanmıştım. Arkadaşlarım beni yatırdılar. Göğsümü açıp baktılar. 4 yerden kurşun girmişti vücuduma. Oluk gibi kan akıyordu. Sonrasını iyice hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde siperin içindekiler tamamıyla sessizdi. Uyumuşlar diye düşündüm. Meğer hepsi ölmüşler. Elazığlı Hasan Onbaşı başını topraklara dayamış gözleri açık ileri bakıyordu. Benim inlediğimi görünce başını çevirip baktı. "Mustafa" dedi, "merak etme, bütün arkadaşlar ölü ama ben yaşıyorum. Sana kimse dokunamaz ben yaşarken..." Bir ara iri kolların beni kucakladığını hissettim. Karanlıklara daldık. Kaçıyorduk. Bana öyle acı geldi ki bu kaçış anlatamam. Ama ne yapabilirdik ki? Epeyi yürüdükten sonra bizimkilerden bir grubun arasına karıştık. Benim tedavimi yaptılar. Kurşunlan çakı ile çıkardılar. Hastaneye kaldırıldım... Sonra öğrendim ki Elazığlı Hasan Onbaşı ertesi akşam beni taşıdığı sipere tek başına geri dönmüş ve oradan bir daha geri gelmemiş.. Gün ışıdığında o sipere gidenler 24 düşman askeri ile Hasan Onbaşının ölüsünü bulmuşlar. 4 askeri bir süngünün ucuna şiş gibi geçirdiğini anlata anlata bitirememişlerdi. Mustafa Çoruh sustu. Ağlıyordu. Birinci Ordu Komutanı iken Alman General Liman Von Sanders Paşa, Cemil Conk ile birlikte Çanakkale'deki birlikleri denetlemeye gelmişlerdi. Mehmetçiklerin tüfek kayışları ve bellerindeki palaskalar sicimdendir. Sanders, Cemil Conk Bey'e "Ne millet be, bizde olsa bu malzeme ile askeri talime çıkaramazsınız 'belime palaska bağla çıkayım der'. Bırak şimdi palaskayı sicimi, vücuduna saplanan kurşunları çakı ile çıkarıyor ve üzerine bez basıp sipere dönüyor ve ölümü hiçe sayarak, ölümle dans ederek savaşıyor... İşte bunu izah edemezsiniz, hiçbir milletin tarihinde örneğini gösteremezsiniz!
|