| YEŞİL ANLATIYOR
Mehmet Eymür'ün internetteki adresinde, Yeşil diye bilinen Mahmut Yıldırım ile ilgili açıklanan bölümleri, yorum yapmaksızın aktarıyorum.
"...Yemekten sonra misafirlerimi aldığım yerlere bıraktım.
En son 'm otele bırakıp dışarı çıktığımda, polise ait olduğunu tahmin ettiğim 3 arabanın otelin alt tarafında beklediğini gördüm. Beni beklediklerini anladım ve otelin hemen
yanında bulunan Canberk Gazinosuna girdim. Gazinonun
içinden aynı isimli otele çıkış olduğunu bildiğim için o tarafa
yöneldim ve otele çıktım. Yanımda bulunan çantada bir sürü
evrak vardı. Polis şimdi bunları görürse bir sürü sual sorar
diye düşündüm ve çantayı oteldeki tanıdığım görevliye emanet ettim. Bilahare otelden çıkmayı denedim. Ancak otelin
kapısı çoktan tutulmuştu. Beni aldılar ve Emniyete götürdüler. Üzerimde ne varsa hepsini alıp tek tek incelemeye başladılar. Yanımdaki 16'h Cz tabanca ruhsatsızdı, onu da aldılar.
Benim kimliğimde 14'lü bir tabancanın numarası olduğundan dolayı bu silahı nereden, kimden ve ne amaçla aldığımı
sordular. Üzerimde unuttuğum ve bir süre önce bir örgüt
üyesinden aldığım eski Amed eyalet semasıdan dolayı beni PKK masasına götürdüler, ifademi aldılar ve bir örgüt üyesi gibi fişlediler. Arkasından sorgu başladı.
Istihbarat'dan bir amir geldi ve odadakilere üzerimden çıkan telefon rehberindeki tüm isimleri ve telefon numaralarını liste halinde çıkarmalarını, kim var, kim yoksa hepsini
kendisine bildirmelerini istedi. Sorgulamayı iki ayrı ekip yürütüyordu. Birinci ekip 2 kişiydi. Onlar beni Yeşil olarak sorguluyorlar, kesinlikle işkence yapmıyorlardı, ikinci ekip ise Hasan Tanrıkulu olarak sorguluyor ve her türlü işkenceyi de yapıyorlardı. Su içmem ve yemek yemem yasaklanmıştı. Sorgulamaya Orhan Taşanlar da giriyordu. Benden devamlı olarak bir isim istediler, herhangi bir isim, ilişkide olduğum, bilgi verdiğim veya görüştüğüm birinin ismi. Bu isim, K.K.K.'den, Jandarma'dan, Özel Kuvvetlerden, Jitem'den veya MiT'ten olabilirdi. Çünkü onlar için önemli olan polis teşkilatının üstünlüğünü kanıtlamak veya benim onları gözümde büyütmemi sağlamaktı. Bunu kendileri de devamlı olarak ifade ediyorlardı. Sorguya giren her memur, polisin üstünlüğünden bahsediyor ve Türkiye'de hiçbir şeyin polisten gizli tutulamayacağım övünerek söylüyordu. Bana MiT'le ilişkimi bildiklerini, MiT'e bilgi verdiğimden haberdar olduklarını söylediler ve ilişki kurduğum, bilgi verdiğim kişileri sordular. Ben de bir tarihte Ankara'ya gelişimde MiT'e gittiğimi, görüştüğümü, ancak bunun sadece bir ziyaret olduğunu, bilgi vermek veya devamlı ilişkide olmak gibi varsayımların doğru olmadığını anlatmaya çalıştım. Fakat bu onlara yetmedi. Sordukları sorular karşısında ne düşündüğümü daha iyi anlatabilmek için "ben neredeyim" diye sordum. Gayet sakin bir şekilde "Emniyet'te" olduğumu söylediler. Ben "yani burası Türk Emniyet Teşkilatı mı?" diye sorumu yineledim. Sorduğum soruda ki inceliği anlamadan "doğru" diye cevapladılar. Bunun üzerine, "imkanı yok, çünkü siz PKK ile ilişkimi soracağınıza, diğer devlet kuruluşları ile ilişkimi soruyorsunuz, kendimi KGB'de sorgulanıyorum gibi hissettim" dedim.
Bir keresinde Orhan Taşanlarla beraber gelen bir şahıs, telefon rehberimde bir sürü isim olduğunu, kendilerine mutlaka bir isim vermem gerektiğini, aksi taktirde benim için iyi olmayacağım söyledi. Ben de rehberimdeki isimlerin çoğunun polis teşkilatından olduğunu söyledim. Orhan Taşanlar rehberde Mehmet Çağlar'ın ismini görünce nereden tanıdığımı sordu, televizyondan tanıdığımı, kendisini takdir ettiğimi ve beğendiğimi, bu yüzden telefon numarasını aldığımı söyledim.
Polislerden biri, "seni basına vereceğiz, rezil olacaksın" dedi. Elinde fotoğraf makinesiyle bir başka şahıs geldi. Konuşmalarından onun da polis olduğunu anladım. Bana basın mensubu gibi sorular sormaya başladı. Ona "yapacağın habere -Kral Polis- diye başlık atarsın" dedim. Nedenini sordu, "şimdiye kadar beni örgüt dahi bu hale sokamadı ama polis bunu başardı, bunun için de bu başlığı haketti" dedim.
Asayiş Şube Müdürü Deniz Bey, tabancamı yanındakilere vererek, "2 şarjör boşaltın, boş kovanlarıyla birlikte getirin" dedi. Boş kovanlar geldikten sonra bana "bundan sonra elimizdesin, bize yardım etmezsen bundan sonra ki bütün faili meçhul cinayetlerde bu boş kovanları kullanır, seni zan altında bırakırız, herkese rezil ederiz" dedi. Silahımı da geri vermediler. Bir seferinde 15-20 kişi getirdiler ve beni onlara gösterdiler. Hepsi adi olaylarla ilgili zannediyorum. Yalnız bir tanesinden korktum. Çünkü o kişiye 3 defa gösterdiler. Herhalde birkaç adi olayı benim üzerime atmak istiyorlardı.
Beni PKK'lı olmakla da suçladılar. PKK ile nasıl ilişki kurduğumu sordular. Ben "bundan sonra PKK ile işim bitmiştir" dedim...
"Psikolojikman hastayım. Bazen ben hasta olduğumu kabul ediyorum, psikolojikman hasta, çünkü "yahu biz falan yere gidip yemek yemedik mi?" diye sorulunca "bilmiyorum" dersem inanmıyorlar. Ama ben hatırlamıyorum, zira kitlenin-cc kafamda sadece o olay var, nereye gitmişim, nerede yemişim, nerede yatmışım, vallahi billahi hiç onları hatırlamam. O durum dışında ne varsa hepsi hafızada kayıtlıdır, detaylı böyle, en ince detayına kadar..."
"...Arnavut Sami şeytandır. Yani, Çatlı'yla bizim ipleri koparan Arnavut Sami oldu. Beni emniyete aldıran, bunların hepsini peşime takan Arnavut Sami yani. Adam çok güçlü, çok büyük bir adam. Ben kendisini görmedim ama hakkında çok bilgiye sahibim. Dev-Sol ile PKK ile mazisi olan bir adam, ne Allahı var, ne peygamberi, hiçbir şey tanımaz, bir başkadır yani, şeytandır o. Kiminle menfaati varsa onunla olur, şimdi istihbarat kimliği var, yanında ruhsatlı tabanca taşıyor, biz iki senedir bir kimlik alamadık, adamın herşeyi var, vesikalı silahı, şüyu, buyu, çok büyük işleri var, çok büyük işleri sevk ve idare ediyor. Evveliyatı Dev-Sol'cudur ama bu, PKK ile irtibata mani değildir..."
"...Bir keresinde, Ibo, istanbul'da Arnavut Sami ile beraberken, Korkut nereden biliyorsa, Ankara'dan telefonla arıyor, "ibrahim, Arnavut'la berabermişsiniz, Yeşil, Arnavut'un peşindeymiş, indirdi, indirecek, sen kendine dikkat et" diyor, ibrahim, "Ağabey, ben istanbul'da değilim" diyor ama esasında istanbul'da ve Arnavut Sami'nin yanında. Bunlarda bir panik başlamış, tabii orada tertibat-mertibat alıyor bunlar. Bana bunu, ibrahim anlattı. Dedim ki "bak ben, Arnavut Sami'yi indirmek istiyorum da, geldim senin yanında oturuyor, ben orada o faaliyeti keser, bitiririm. Arnavut Sami ölmesi gerektiği an ölür, yaşıyorsa yaşaması gerekiyordur.
"...Ibo da bana, "Allahsız, senin sağın solun belli mi olur, dersin şunun yanında bir tane de buna çakayım dersin. Bizde (özel timciler), rakip tanımayız, şaka yapar, öldürürüz, sen de böyle yaparsın bu işi, ben senin için Ağar'la da görüştüm. Belli olmaz, yarın ben emekli olurum, bakarsın benim infaz görevim sana verilir" dedi.
Bende "Ne biçim konuşuyorsun, olur mu öyle şey." dedim.
Şimdi orada yapılmak istenilen olay, beni ibrahim'le karşı karşıya getirmekti..."
"...Çath'nın yanında hem Korkut var, hem Ibo var. ikisi de var. ikisi de birbirini şey yapmıyor, sevmiyor. Yalnız Çatlı bana telefonda, ben Korkut'la görüştüm dedi.
Bunlarla Arnavut'un diyalogunu kuran Çatlı'dır..." "Çatlı'nm davaya hizmeti oldu. Çath'nın davaya hizmetleri olmuştur, bir şeyler yapmıştır..." "...Enver yurtdışında bulunuyordu. Yurtdışından geldi, gelince telefon açtı görüşelim dedi, ben atladım gittim istanbul'a. Enver, "bunlar Avrupa'da eylem yapacaklar, ancak ortalığı o kadar bulandırmışlar ki, şu anda oradaki bütün polis ve istihbarat alarmda..." dedi.
"Biz bu sohbeti yaparken, tabi Çath'nın ismi geçti. Bir de bizim bir çocuk var, benimle irtibatı kalmadı, ben de Enver'e "ona göz kulak ol, emanettir" dedim. Konu Arnavut'a gelince Enver, "o Dev-Sol'cu, o biçim şeyi vardı, o adi çok gevezelik yapıyor" dedi.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|