| BABA BİZİM ADIMIZ NE?
"Kuvvet/i insan, kendi kendini yenen insandır.' Hz. Muhammed (SAV)
Aile bütçesinde, okul masrafları için ayırabildiğimiz miktar, kardeşimle benim özel okulda okumamıza olanak vermiyordu. Babamın seçimine göre, özel okula gidecek olan ben olmalıydım. Selcen'den büyük olduğumdan ortaokul ve lise diplomamı daha erken alacak ve Fransızcamı kısa sürede bir üst safhaya getirebilecektim. Babam, kardeşimin de gelecek sene ortaokulu özel okuyabileceğini defalarca söylese de içinin burkulduğunun farkındaydım.
O'nu bu kadar iyi tanımama rağmen, cezaevinden çıkalı altı ay geçmiş fakat istediğim ölçülerde yakınlaşamamıştık. Birbirimizden çekinen, neredeyse resmi konuşan, kucaklaşmaya cesaret edemeyen garip bir hal almıştık. Aslında babam bana bir çok kez yakınlaşmaya çalışmıştı fakat ayrı geçen yıllar bizden sıyrılırken bana kötü bir alışkanlık kazandırmıştı; soğuk duran kişiliğimin altında sıcacık duygular beslesem dahi bunu açığa çıkarmak bana her nedense yapmacık geliyordu. Bu belki de yurtdışında ya¬şarken edindiğim bir savunma refleksiydi. Benim bu soğuk mizacım babamın cesaretini kırıyor, beni de daha çok kabuğuma çekiyordu. Oysa ki Ö'na kaç kez sarılmak istemiş ve bu halimden kurtarması için adeta yalvarmak istemiştim. "Hayatta iki çeşit trajedi vardır. Biri, istediğini elde etmek, diğeri de elde edememekti" diyordu. Yıllardır hayalini kurduğum her şey neredeyse gerçekleşmişti fakat ben yine de mutsuz bir çocuktum. Bu nedenle yıllardır bizi ayakta tutan hayalleri, yanıltıcı inançlardan sayıyordum.
Okulun ilk günü babamla beraber yola çıktık. Yedi yıl aradan sonra bu ilk baş başa kaldığımız andı. ikimiz de suskunduk hatta bu suskunluktan rahatsız olmuş bir halimiz vardı. Bu sessizliği bozan babam oldu. Hafta sonu için beni istanbul turuna çıkarmak istediğini söylüyordu, içimden binlerce kez "evet babacığım" dememe rağmen ağzımı bıçak açmıyordu. Babam konuşmasına ara vermeden, bugün okul çıkışı beni almaya geleceğini ve Boğaz'da yemeğe gitmemizin O'nu mutlu edeceğini ekledi. Yine cevap veremedim. Bana kızmasını beklerken:
"Canın sıkılıyor biliyorum. Bak ne diyeceğim seninle tanışmak için can atan arkadaşlarımın çocukları var. istersen akşama onları ziyarete gideriz." dedi.
Babam gülümsüyor, saçlarımı şefkatle okşuyordu. Tıpkı eskiden olduğu gibi. Gözlerim dolmuştu. Babam benim için belli ki bir çok plan yapmış, kabuğuna çekilmiş halime üzülmüş, önlem için harekete geçmeye karar vermişti.
Okula yaklaşmıştık. Babam:
"Zilin çalmasına daha çok var. Baba kız sıcak bir şeyler içmeye ne dersin. Hem seninle konuşmamız gerekenler konular var." diyordu.
Elbette ki bu sıcak teklife sevinmiştim. Konuşacakları hususunda ise tedirgin olmuştum. Okulun karşısındaki kafeteryaya geçerken babam sanki elimi kaçırmak istediğimi anlamış, bu yüzden de sıkıca tutmaya başlamıştı. Elleri hiç değişmemişti. Yürüyüşü düzelmişti. Tavrı ise donmuş olan içimi ısıtıyordu. Babamın, aramızdaki soğukluğu konuşmak istediğini anlamakta gecikmedim.
"Benden çekmiyorsun" diye girmişti konuya. Ne desem doğru olmayacaktı. Hiçbir anlam teşkil etmeyecek biçimde başımı salladım.
"Her şeyin farkındayım. Senden uzaklaştığıma bu nedenlede eskisi gibi bağlı olmadığıma kendini inandırmışsın, ikilem içerisindesin. Kandırıldığını bile düşünüyorsun. Haklı olan sensin çünkü gerekli itinayı gösteremeyen aslında bendim. Kendini suçlayacak bir kabahatin yok. Beni sevmeye, yakınlaşmaya korkma kızım. "
Babam çok sakin konuşuyordu. Arada bir yanağımı okşayıp, aklımdan geçenleri okuduğunu ekliyordu.
"Yeni çıktığım dönemlerde sorunlarımız büyüktü. Size iyi bir gelecek hazırlamak için yoğunlaşırken kendi kabuğuna çekildin. Bir dönem kendi haline bırakmanın doğru olacağını düşündüm. Şimdi o vakit bitmeli. Hepimiz acılar geçirdik. Artık herşey düzelmeli. Çünkü ben sizinle hayatı yaşanabilir kıldım kızım."
Babama bakamıyordum ama sözleri çocuk ruhumu okşuyordu. Bana düşünmem için vakit vereceğini söyledikten sonra okul için kalktık. Babam bir müddet benimle okulun bahçesinde durdu, istiklal Marşı okunmaya yakın beni sıkıca öptü ve çantama harçlığımı koydu. Babamdan para almak mı? Bu her ikimizi de yabancı bir şeydi. Bıraktığı harçlıkla beraber boğazımda bir düğüm oldu. Doğduğumdan beri ilk kez babamdan harçlık alıyordum. Sonra ihtiyacımın olabileceğini söyleyerek O'na ulaşabileceğim bir numara yazdı. Marş için sıraya geçmiş fakat göz ucuyla babama bakıyordum. Babam onca sıkıntıya rağmen yaşından genç duruyordu. Gerçekten çok yakışıklıydı. Sağlam bir kaya gibi duruyordu. Paris'deki okul popülaritemle alakası olmayan bu okuldaki durumum bana hiç de eğlenceli gelmiyordu. Tedirgindim. Fakat babama bakınca O'ndan güç alıyor, bu ufacık sorunu düşünmeyi dahi saçma buluyordum. Bu kez babamdan gözlerimi kaçırmadan O'na sıcacık bakmaya başladım. Altı aydır içimde koca bir buzdağı beslemiştim. Adımlarım yavaş yavaş O'na doğru gidiyordu. Babamı altı ay aradan sonra tekrar özlemiş, acilen sarılmak istiyordum. Yanma sokulmaya çalıştığımı fark eden babam bana sıcacık bakıyordu. Babam gibi bakıyordu. Adımlarımı hızlandırdım ve tozlanmış özlemimin üstünü üfleyip, kollarının arasında kayboldum. Babama kızı gibi sarıldım. Babamdan kızı gibi özür diledim. Babama küçük kızı gibi "seni çok seviyorum" dedim. Babam bana o günden sonra muhtemelen inatçı keçi diyecekti. Çünkü inadımı kırıp O'nun tekrar eski Gökçen'i olmam bizden epey zaman çalmıştı. Bulutların üstündeydim.
Sonra okulun bahçesine tekrar indim. O sıralarda babam okuldan ayrılmıştı. Sınıflarına ayrılan öğrenciler dışında bahçede yalnız ben kalmıştım. Derken bir hoca:
"Senin ne işin var burada. Derhal sınıfına git." dedi.
"Okula yeni yazıldım. Sınıf numaramı henüz vermediler hocam."
"O halde çabuk ismini söyle kayıtlara bakalım."
Ne demem gerektiğini bilmiyordum. Dagaslan mı, Saral mı, Gürel mi, Çahcı mı, Çahcıoğlu mu, Kurtoğlu mu, Ekli mi...? Susuyordum.
"Çocuğum ismini söylesene!"
"Şey... Ailem boşandığı için ağabeyimin beni hangi isimle okula kaydettirdiğini bilmiyorum. Daha doğrusu heyecandan dolayı sormayı unuttum hocam. Ben gidip telefon açsam iyi olacak," derken kendisi arkamdan;
"Seninle işimiz var desene." diyordu.
Bir müddet oyalandıktan sonra babamın bana verdiği numarayı okul içindeki telefondan arayıp;
"Baba bizim adımız ne?"
"Nasıl?"
"Yani ben bu okulda kimim?"
"Gökçen Çatlı."
"Şaka yapma babacığım."
"Kızım ben her şeyi hallediyorum. Sen Gökçen Çath'sın"
Evet ben nihayet Gökçen Çatlı'ydım. Babam her şeyi ayarlıyordu. Söz verenler sözlerinde duracaklardı. Yaşayacağımız yıllar içinde bunu daha iyi anlayacaktım. Özellikle de bu kitapta değinmediğim 1990-1996 yılları içinde.
Bu süreç içerisinde, Abdullah Çatlı'nın esas liderliği başlayacak, ihanete dahi uğratılmaktan çekinilen üst düzeydeki "Devlet sırrı" olacak ve yıllardır beklediğimiz zafere ulaşacaktı.
Hayat alışkanlıklar ve tekrarlardan ibarettir. Umarım, bizlerin yaşadıkları başkalarına ders olur.
Gökçen ÇATLI
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|