DÜĞÜMLENEN ÜLKE TÜRKiYE

Hiç bir veda ebedi değildir...

Mart ayının sonuna kadar babam o evde kaldı. Ardından Paris dışında dubleks bir eve yani anneme isviçre'ye gidebilmesi için pasaportunu temin edenlerin evine gitti. Hafta sonları biz de oraya gidiyor fakat ben babamla ne konuşuyor ne de yanda duruyordum. Bir kaç kez beni kucağına alıp yanaklarımı dakikalar boyunca öpmüş, beni çok özlediğini söylemişti ama bende bir tutukluluk başlamıştı. Babamı yabancı gibi görüyordum.
Babam burada birkaç kişi ile kah telefonda, kah yüz yüze görüşüp, Nisan ayı başında Türkiye'ye geleceği haberini vermişti. Konuşulanlara göre bir zamanlar harcamaya çalıştıkları Abdullah Çath'nın Türkiye'ye dönüşü, çok yankı toplayacaktı.
Büyük acıların temelini attığımız Türkiye'ye... ihanete uğrayıp terk etmek zorunda kaldığımız Türkiye'ye... Şahsi menfaatlerin uğruna, dostu satanların ülkesine... Ama ne olursa olsun, hasretine kapıldığımız memleketimize dönecektik, ilk ihanet, ilk gözyaşı, ilk firar, ilk hasret, ilk acı.
Nitekim, babam planladığı gibi Nisan ayı başlarında temin edilen yeni bir pasaportla Paris Orleans Havaalanı'ndan, istanbul Havaalanı'na iniş yaptı. Türkiye'ye giriş nasıl oldu, kimlerle görüşüldü ben buna vakıf olmadım. Ama illa ki belli bir dayanağı vardı. Aksi taktirde geri dönmezdi. Babamın neden Türkiye'ye dönme kararını aldığını anlamış değildim. Hala 7 TlP'li davasından aranmakta olduğu yere geri dönmek mantık teşkil etmiyordu. Yurtdışında kendimize yeni bir hayat kurabilir, tatil maksatlı memlekete uğrayabilirdik. Nitekim babam cezaevindeyken böyle düşünüyordu. Fikirlerindeki değişiklik, ben hariç herkesi memnun etmişti. Neler olmuştu da hiç hesapta olmayan Türkiye'ye kesin dönüşümüz karara bağlanmıştı? Cumhurbaşkanımız Turgut Özal'ın, eski dönemlerdeki diğer yöneticilerin hatalarını telafi edercesine, bir dönemler ülkeye bir çok kez hizmet verenleri tekrar hayata döndürme projeleri bana olası bir ihtimal geliyordu. Babamı iyi tanıdığım için bilirim ki, güvenmediği kişi ve kurumlardan kendini sakınırdı.
Kötü anılarına alışık olduğum bu ev, Paris, okulum, arkadaşlarım, yani benimle bütünleşmiş olan ne varsa bir çırpıda silip atmak bende tuhaf bir his yaratmıştı. Yaşananlar hoş olmasa dahi, hayat alışkanlıklardan ibaretti. Ben de buralara ne yazık ki kaçınılmaz olarak alışmıştım. Küçükken sürekli mekan değiştirmemiz, bende bir fobi oluşturmuştu: yeni kimliklerle, yeni bir ülkede, yeni bir hayat kurma fobisi. Değişiklerden adeta korkuyordum. Bizim gibi hayat sürmüş aileler varsa şayet, onlar bilirler ki ebedi düzen olanaksızdır. Duygular ikinci planda, tedbir ise baş tacı edilir. Fedakarlık daima hüküm sürer. Sadakat ise en mühimidir. Hoşuma gitsin ya da gitmesin, Kurtoğlu kimliği ile Paris'te kurduğumuz hayat burada bitmişti. Yaşanan yılları göz açıp kaparcasma gömüyorduk. Şimdilik soyadımı bilmiyordum. Bunlar acı şeylerdi.
Nitekim 6 Mayıs 1990 da başka bir semte taşındığımızı eşe dosta duyurup annem, kardeşim ve bir beyle yola çıktık. Her şey hızla gelişiyordu. 9 Mayıs da Türkiye sınırları içerisine girdik. Sınır kapılarında sorun yaşamadan Kapıkule'nin önüne geldik. Arabamızı kullanan kişi, birkaç kişi ile görüştükten sonra yurda ayak bastık. Hava sıcaktı. Yollar çok kalabalık olduğundan, ancak bir kaç saat sonra 4'ncü Levent'e girebilmiştik. Artık burada oturacak, burada yeni bir hayat başlatacaktık! Dışarıda fazla oyalanmadan birinci kattaki daireye çıktık. Babam, bizi görünce gözlerinin içi gülmeye başladı, içimden O'na deliler gibi sarılmak geçmişti fakat yüzündeki ciddi ifade beni hemen caydırmıştı. Tarifini yapamayacağım bir yabancılık hissediyordum, içim sızlıyordu.
Babam ve tanımadığım arkadaşları salonda oturuyorlardı. Bazıları, yıllar öncesinden selamı esirger olmuş sarı çizmeli Mehmet ağalar özür dilercesine, kürsüden yükselen dostane selamlarını; bazıları, 80 olaylarından sonra maddi manevi ün yapmışların, fabrika kurmuşların her türlü desteğe hazır olduklarım vurgulayan bitirim selamını; bazıları, bir bölümünün ne özür ne de bahane yaratacak selamlarının olmadığı için suskun suçluluklarını; bazıları, her türlü çile çekmişlerin gönülden gelen maneviyatlarını; bazıları, dört duvar arasında yenilgiye uğrayıp terk edilmişlerin sefil selamını; bazıları ise, mezar taşlarından başsağlığı haberlerini iletiyordu. Kimileri politikacı, kimileri bitirim baba, kimileri fabrikatör, kimileri mazide yaşarken günümüzde yok olmaya yüz tutmuştu. Babamı dikkatle inceledim. Anlatılanları sükunetle dinliyordu ama kaşlarını çatmıştı. Belli ki bir kısmı için öfkelenmiş, bir kısmı için üzülmüştü. Teşbihini ise kimseye belli etmeden çeviriyordu.
Şimdilik babama karşı sevgimi belli edemesem de O'na olan hayranlığım had safhadaydı. Dağ gibi sağlam bir adamdı. O'nun yanmdayken kendim emin ellerde hissetmemek imkansızdı, insana güven veriyordu. Ciddi bir mizacı vardı fakat dikkatle incelendiğinde bu ifadenin altında hafif ve hoş tebessümü, insana huzur veriyordu. Yakışıklı ve dinçti.
Bana ayrılan yatağın üzerinde bulduğum oyuncak bebek, bana öyle yabancı geliyordu ki, bu sanki birkaç yıl gecikmeli gelen bir hediyeydi. O akşam ilk kez ailece yemeğe oturduğumuzda aklıma annemin, babam cezaevindeyken geçimimizi sağlamak için ücret karşılığı eve dikiş aldığı, düğme diktiği günler gelmişti. Ya da iş alamadığı günlerdeki çaresizlik. Kendi kendime bu deneyimler olmadan bu günün kıymetini belki de bilemeyeceğimi düşündüm. Babam bana gülümseyerek
"Artık Yanındayım, kötü günler bitti" diyordu. Resmen içimi okumuştu. Acaba O'ndan uzaklaştığımı da anlamış mıydı? Babam yanımızda olmasına yanımızdaydı ama ya yılların O'ndan alıp götürdükleri ne vakit sahibine dönecekti? Yada bana haber vermeden içimden kopup giden baba düşkünlüğünü ne vakit tekrar iliklerimde hissedecektim. Annemin dediğine göre babamın başından geçenler kolay değildi. Sinirli görünmesi bize karşı değil, cezaevinde yaşananların kalıntısıydı. Sabırlı ve sevecen yaklaşmalıymışız. O'na yanaşmayı istiyor fakat cesaret edemiyordum. Duygularım alabora olmuştu.
Yıllar önce, babam henüz genç bir Başkan iken bırakıp gittiği düzen kabuk değiştirmişti. Bir dönemler vatan için inanılan ideoloji, uğruna şehit verilen ideoloji iki kelimeyi yan yana getiremeyenler tarafından mafya devrimini başlatmıştı. Babamın deyimiyle beline silahını takıp, bir grup kuran daha dünün çocukları bugün ahkam keser olmuştu. Şahsi menfaatlerin kol gezdiği bu düzen, yurt dışından görüldüğünden daha içler açışıydı. Gönlü zenginlerin yerini, dolarları havada uçuran kişiler satın almıştı.
21 Mayıs 1990'da, Levent'ten istanbul Bahçelievler semtinin 27 numaralı Koza Evleri'nin dokuzuncu katına geçtik. Evin kirası ve taksitle alınan mobilyalar babama yakın olan dostları tarafından karşılanıyordu. Görkemli Reis'in şimdilik parası yoktu. Gerçek liderlerin hayatları dışarıdan görüldüğü gibi renkli değildir. iyi bir lider şahsi menfaatine çalışıp, köşeye para atmaz, kısa yoldan saadete kavuşmaz. Söz konusu şahıs Abdullah Çatlı olunca bunu lütfen aklınızdan çıkarmayın.
Taşınmamızın ertesi günü ikbal ablayla eşini, yani bundan altı yıl sonra babamın ölüm haberini getirecek olanları doğum günüm için davet ettik. Ondan sonraki her akşam birileri ziyaretimize geldi. Hepsi babamın dönüşünden bazılarının rahatsız olduğunu söylüyordu. Ülkeye resmen düğüm atılmıştı.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com