GEÇMİŞLE YÜZLEŞMENİN CILIZ ÇIĞLIKLARI

"Bana bir mutluluk söyleyin ki, acı karşılığında elde edilmiş olmasın.' Margaret Oliphant

Genç kız olmaya adım attığım ilk dönemlerdi. Yaklaşık bir yıldır okul başkanlığı yapıyordum ve Türk olduğum için öğretmenince horlanan, yardım kuruluşlarına mecbur kalan o koca, o ızdıraplı yıllar artık geride kalmıştı. Yurtdışında başlayan maddi yokluk ve manevi yalnızlığı atlatmıştık. Oturmakta olduğumuz semtte değer yargıları ve mütevazı sakin yaşam koşullarıyla seçkin bir yer edinmiş, saygı duyulan aileler arasında yerimizi almıştık. Bunların hepsi annem sayesinde olmuştu. Benin annem dev yürekli bir kadındı. Babama göre ise on erkeğin yüreği vardı onda. Hatta babam bazen anneme "keşke senin kadar yürekli bir arkadaşım olsaydı" derdi. Yavaş geçen kötü anılarımız zihnime fena işlemişti fakat gelişimimde yönlü ve olgun bir kişiliğimin olmasına sebep olmuştu. Yeni bir kimlik kazanmıştım: olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol, asla kibirli olma.
Okuldan yeni çıkmış, kız arkadaşım Angelique'le her gün uğradığımız kafeteryaya gidiyorduk. Artık ne arkadaş sorunumuz, ne karanlık dünyaların gölgeleri, ne de ırkçı akımların baskısı vardı. Düşündüğüm tek şey iki hafta evvel cezaevinden çıkan babama kavuşacağım andı. Yakın bir zamanda O'nun evimize gelecek olması keyif verici bir düşünceydi. Babam için evimizin girişinde terliğini, banyoda diş fırçasını hatta benim beğenerek bitirdiğim bir Fransız klasiği olan Zola'mn romanını sıkıldığı an okuması için büfeye bırakmıştım. Tam iki haftadır evin her köşesinde babam için birşeyler ayırmıştık. Bu yüzden bunları defalarca aklımdan geçiriyordum. Biraz şaşkın, biraz dalmıştım. Karşıdan karşıya geçecektik ki bir şey içimi dürttü. Başımı kaldırdım. Trafiğin ortasındaki bir araba gözüme çarpmıştı. Güneşin zayıf ışınları camına yansıdığından içindekileri seçemiyordum. Vazgeçtim. Altıncı hissim ilk kez yanıldı diye içimden geçirdim. Ama ellerim terlemeye, kalp atışlarım hızlanmaya başlamıştı. Belki diyerek tekrar arabaya baktım. Babamla göz göze geldik. Bana gülümsüyordu. Hayal değildi. O anı dün gibi hatırlıyorum. Heyecandan bir an vücudum kilitlendi ve yürüyemedim. Gözlerim dolmuş, her an pes etmeye müsaitti. Babamın yanında duran ve arabayı kullanan kişi de çok duygulanmışa benziyordu. Koşmayı deneyecektim. Olmadı. Kendimi zorlayıp, sanki yürümeyi yeni öğrenen çocuklar gibi yalpalayarak adımlarımı attım. O'na öyle bir sarılacak, öyle bir ağlayacaktım ki. Babama, güneşin tepede olduğunu bilerek ve görerek; babama, asık suratlı gardiyanların eline taktığı kelepçeler olmadan ölesiye sarılacaktım. Arkadaşım beni dürttüğünde gerçeğimle yüz yüze geldim. En son yaşanan daima en zorudur misali o güne kadar yaşadığım en zor gün gibi geldi. Ben ne koştum, ne de O'na sarıldım. Babam, hayal misali gözümün önünden gelip geçmişti. Arkama dönüp baktığımda babamlar az ilerde arabadan inmiş, bana bakıyorlardı. Yoluma devam etmemi istiyordu muhtemelen. Ben de öyle yapacak tun. Arkadaşıma hiçbir şey belli etmeden, kafeteryaya uğrayıp her günkü dönüş saatimde eve gitmek üzere kalktım. Çok zor du. Hem de çok zor. Sitemize doğru yürürken yedi yıl öncesi ne döndüm. Gözlerim dolmuştu. Ama uzun zaman önce bir daha aglamamaya yemin etmiştim. Yüzümde ise bundan böyle ihmal etmeyi düşünmediğim bir tebessüm vardı ama, geçmişin izleri yürümekte olduğum yollara öyle derin işlenmişti ki kendimi mazide buldum: Apartmanımızın girişinde ellerine kelepçe, ayaklarına da zincir vurulmuş, aldatılmış öfkeli bir adam; Yanında ise aldatanlar rolünde ufak bir payı üstlenen bir kaç kişiyi gördüm. Başımı kaldırıp yedinci kattaki balkona baktığımda, saçları iki kısa örgüyle bağlanmış ağlayan küçük bir kız, yanında ise boyu aşağıda ki zincirlenmiş adamı görmeye yeterli olmayan bir bebek ve yüzü kanla bezenmiş henüz 27 yaşındaki genç bir kadın, genç bir anneyi gördüm, içim burkuldu, bize acıdım. Ne yapmıştık bundan sonra diye düşünürken aklıma yalnızlıklarla baş başa bırakılan yıllar geldi. Ne yapıp edip diz üstünde yaşamamış, ayakta kalmayı başarmıştık.
Asansöre bindim ve kendimi uzun uzun aynada seyrettim. Eskiden hayallerle vaktimi geçiriyordum. Şimdi ondan nefret ediyordum. Eskiden kırmızı topumu ipin ucuna bağlar, köpeğim diye sokaklarda gezdirirdim. Şimdi geçmişimizi uzun bir ipin ucunda sallandırıyordum. Eskiden babamın yüzündeki kırışıklıklar açığa çıkınca O'nu göreceğimi zanneder, kaderci olmanın en iyi çözüm olacağını bilirdim. Şimdi hayata ben yön verecektim. Asansör, yedinci katta durduğunda küçük bir kız çıktı karşıma. Asansördeki zincirlenmiş adama gitmemesi için yalvarıyordu. Tüylerim ürperdi. Asansörden çıkıp küçük kıza sarılmayı, sadece 2555 gün sonra babasını göreceğini söylemek istedim ama küçük kızla babası göz göze geldi. Reislerin reisi ağlıyordu, küçük kız ağlıyordu, ben de ağladım. Yanaklarıma diken gibi gömülen göz yaşları, acımın sessiz sözleriydi. Ağla küçük kız, ağla. Ben yaşatılmak zorunda bırakıldığım sırlarımla yada büyüklerimin sırlarıyla her gece dua niyetine yemin ettim: Kendime ninni yerine gerçek hayatı mırıldanırken, yaşananları bir daha anmamak üzere hepsini seninle birlikte maziye gömdüm. Yeminimi bozdum ve hıçkıra hıçkıra ağladım.
Dairemize, yani 252 numaralı kapıya birkaç adım attım. Asansörün önünde ağlayan küçük kız, koşmamı babama sarılmamı, bu harika fırsatlar dünyasında herşeyi unutup 13 yaşımın verebileceği şımarık tutumla pembe tokalı şirin bir kız olmamı istiyordu. Ben ki henüz imza dahi atmayı bilmezken devlet dairelerinde, zor durumda olan ailelere dağıtılan kırmızı fileli yiyecekleri evimize taşımıştım, ben ki kardeşime şeker çikolata alabilmek için sucu, çiçekçi, baloncu olmuştum arada bir, ben ki ve sırlarım... O küçük kız ne diyordu öyle? Çocukluk mantığın uykusu olduğuna göre, sen bebeklerinle oynaya dur küçük kız, ben dertlerimi ezerek büyüdüm.
Artık zile basmanın vakti gelmişti. Hayallerimdeki gibi gülmüyordum. Bu yüzden hayata ne teşekkür etmek, ne de bu günü bana lütfettiği için içimden sevinmek geliyordu. Gözyaşlarımı fevri bir hareketle sildim. Yüzüm asılmıştı, içim yıllar öncesinden buruktu. Onca yıldır geçirdiklerimiz üstümde koca bir gölge oluşturmuştu, içimi ise tuhaf bir duygu bürümüştü. Kin doluydum.
Sanki çocuksu duygulardan arınmış biri gibi zile bastım. Ellerim titremiyordu. Göz yaşlarım akmıyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibi atmıyordu. Ama içim yanıyordu. Kardeşim kapıyı açtığında, mazinin çığlıklarıyla karşılaştım. Kitabıma konu etmeyi bırakın, kendimden dahi sakındığım neler yaşamış, nelere katlanmıştık ki... Nelere!
Oturma odasına geçtim. Sitemize girdiğimden beri anılarımın en temiz kahramanı, zincirlerini koparmış, O'nun için ayırdığım koltukta oturuyordu. Yüzünde ki yılların yorgunluk izlerinin altında benimkine benzer bir kin vardı. Kollarını açtı. Ben çoktan koşmaya başlamıştım.
"Babam... Benim babam..."

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com