| DÜNYA'DA KAÇILAMAYACAK ÇEZAEVİ YOKTUR
"Düşündüğünüz, inandığınız ve güvenle beklediğiniz her şey mutlaka gerçekleşir."
Annemin, risk teşkil eden isviçre dönüşünden yaklaşık üç ay geçmişti. Babamın kaçışı için gerekli olan hazırlıklar tamamlanmış, beklenen gün 21 Mart 1990'a gelinmişti. Annem heyecanla telefonun başında haber bekliyordu. Saat 20:00'da nihayet telefon çaldı:
"Kaçtılar mı?" dedi annem, babama dışarıdan destek sağlayacak olan kişiye titrek bir sesle.
"Bilmiyorum. Onları göremiyorum."
"Eyvah! Durma bir daha tur at. Onları görene kadar tur at."
Annemi hiç bu kadar sabırsız ve korku içerisinde görmemiştim.
Bir saat sonra...
Hayallerim, benden ister istemez uzaklaşmaya başlamıştı. Bugünümüzü sağlayanlara derin şükranlar, yıllarımızı çalanla¬ra ise... Derken telefon tekrar çaldı
"Her yere baktım yenge hanım yoklar!"
"Sakın oradan ayrılma sakın. Gerekirse sabaha kadar bekle. Peki köye inip baktın mı?"
"Şu an köydeyim. Buradan da haber yok. Ama kaçtıklarından eminim. Yol kenarında kırık ağaç parçaları var. Yalnız yenge hanım seni tedirgin etmek istemem ama etrafında kan da var."
Vurulmuş muydu? Ölmüş olabilir miydi? Sabır, sükunet ver Allah'ım.
Gece yarısına kadar haber bekledik. Bize ulaşanlar annemi çıldırtıyordu. Annemin konuşması gereken şahıslar olduğundan, tedbiri göz önünde bulundurarak, tıpkı bundan yedi yıl önce yaptığımız gibi evimizin önündeki telefon kulübesine indik. Çok korkuyorduk. Tekrar ve tekrar ölüp dirilmekten, ümit olmadan hayata devam etmekten. Hayat, iki bölümden oluşuyordu: Geçmiş bir rüya ve gelecek bir kabus.
Hava yağmurluydu ve biz süratle telefon kulübesine doğru koşuyorduk.
"Anne bacaklarım titriyor. Çok endişeliyim. Daha fazla koşamayacağım."
"Az kaldı. Bak telefon kulübesinin ışığı görünüyor."
"Babam kesin başarmıştır değil mi anne? Hele bir gelsin..."
"Sus bakayım, nefesini konuşmaya harcama! Hem sonuç her ne olursa olsun metanetli kalmak şart."
Bir ilkbahar gecesiydi. Bundan yıllar önce, yeni bir şans için. Belki, belki kimbilir?
Telefon kulübesine bir iki metre kala yere düştüm. Annem, beni kaldırmadan numarayı çevirdi. Ben ise gecenin karanlığında, etrafımızda sinsi sinsi dolaşan köpekleri izliyordum. Titremekten elimdeki kanı temizleyemiyor, damağıma yapışan dilimi yerinden oynatamıyordum. Vücudum kaskatı kesilmişti.
Annemin konuşma şeklinden anladığım kadarıyla müjdeli haberi alamamıştık. Uzun saçlarını avuçlayıp, yere çömeldi:
"Neden Allah'ım neden?" diye haykırıyordu.
Canımızı acıtacak kadar birbirimize sıkıca sarılmış, ağlıyorduk. Köşe başındaki sokak ayyaşları ise ateş yakmış, sanki hepsi bu gecenin şerefine kadeh tokuşturuyorlardı. Tatlı bir
gülümsemeyle başlayan bir umuttu babamın kaçış düşüncesi. Şimdi ise yüzümde eskimiş bir ifade, ekşimtrak bir bakış vardı. Umutlardan inşa ettiğim mutluluk, kendini kasırgaya kaptırmış bana uzun bir elveda diyordu.
Eve geldiğimizde kardeşim kapıda bizi bekliyordu, ismini vermeyen bir amcanın çok bitkin ve soluk soluğa kalmış bir sesle, annemize iyi olduğunu bildirmesini istediğini söyledi. O an, annemin yüzünde şimdiye dek hiç görmediğim bir mutluluk ifadesi oluşuverdi.
Bir ilkbahar gecesiydi. Belki... Belki bir şans, yeni bir hayat için. Kimbilir belki. Babam artık kaçmıştı!
Babamdan birkaç kez dinlemeye nasip olan kaçış öyküsünü elimden geldiği kadar O'nun sözleriyle aktarmaya çalıştım:
"Bostadel'in şartlarına göre her mahkuma dört ayrı iş seçimi sunuluyordu. Bunların birinde çalışmak zorunluydu. Bende cezaevinin metal bölümünde aylığı 1000 frank karşılığı çalışıyordum. Benimle birlikte çalışan Yugoslav biri vardı: Josip Fetzer. (isimdeki telaffuz doğru fakat harflerde bir yanlışlık yapmış olabilirim.) Josip, bundan evvel bir kaç kez cezaevinden başarılı bir planla kaçmıştı. Her hücrede yangın durumunda kullanmamız için bir pencere vardı. Josip, metal bölümünde çalışırken bu pencereyi açacak, ortası delikli ilginç bir anahtar yapmıştı. Hücredeki pencere havalandırma bahçesine bakıyordu. Kaçış kolay olacak gibi gözüküyordu. Zaten merkez cezaevlerinde firar istatistikleri yüksekti. Meral kaçışıma dışardan da destek sağlanacağını söylediğinde, bu benim için sürpriz olmamıştı. Kaçılmayacak cezaevi olmamasına rağmen bunda geç bile kalınmıştı. Biz cezaevi içerisinden çıkışımızı sağlayacak, dışarıda ise hepimizi bir araba bekleyecekti. Sene 1984'de girdiğim bu yerden umarım bu yıl çıkacaktım. Sene 1990 olmuştu, içeriden bir Türk Ahmet Tanrıkulu, iki italyan ve iki Yugoslav mahkumlarla kaçış gününü belirledik. Bu belirleme günlerce aramızda tartışıldı. Tatil günü olmamalıydı. Akşam saatleri en uygun zaman olabilirdi. Konuyu genelde bahçede spor yaparken ele alırdık. Hiçbir bilgi veya alı nan karan kağıda dökmedik, kimseye bundan bahsetmedik. Bütün eşya ve yiyeceklerimi diğer arkadaşlara dağıttım. Bu eşya dağıtımının şüphe uyandırması olanaksızdı çünkü ben bunu daha önceden defalarca yapmıştım. Ökkeş isimli muhabbet kuşumu da cezaevinin emektarına, birkaç gün onda kalabileceğini söyleyerek verdim. Bu emektar mahkum ağzını dikip, sigara içebilecek kadar aralık bırakmasıyla ünlüydü. Maksadı cezaevini protesto etmekmiş.
Kaçış günü nihayet gelmişti. Bu günü beklemek hepimiz için, her açıdan zor olmuştu. Cezaevindeki grubumuzun içerisine aldığımız Murat isimli genç çocuğu, oğlum gibi benimsemiştim. Buradan ayrılmadan evvel sadece ona veda ettim. Sağlam çocuktu, ona güvenim tamdı. Bizimle gelmek için çok direndi ama cezasının bitmesine az bir zaman kalmıştı. Müsaade etmedim.
O gün, akşam yemeğini hafif yedik. Yemekhaneden hücrelerimize çıkarken son kez saatlerimizi kontrol ettik. Hücre kapısı kapanır kapanmaz diğer hazırlıklarımı tekrar gözden geçirdim. 20 dakikam kalmıştı. Yani neredeyse gardiyanların üçte birinin yemekhanede olacakları zaman, saat 19:30'da hücremden çıkacaktım. Bahçede birkaç gardiyan ve köpekler kalacaktı. Son dakikalarımı geçiriyordum. Bir sigara yaktım, suyumu içtim, yedi Ayet-el Kürsü okudum. Önceden temin edilen kalın ve yırtılmaz eldivenlerimi taktım. Vakit tamamdı. Son kez hücreme dönüp baktım. Koca yedi yılımı buralarda tüketmiştim.
Ortası delikli anahtarla pencereyi açtım ve bahçeye atladım. Hepimiz toplandıktan sonra yine aynı bahçeye bakan cezaevinin idari bölümüne geçtik. Çünkü cezaevinin bütün çevresi, idari bölümünkü hariç, dikenli tellerle çevriliydi. Önce Ahmet'le, Italyanı gönderdim. Ardından da hepimiz. Ama programa göre geride kalınmıştı. Cezaevinin dışına çıkmak için önümüzde aşmamız gereken bir engel kalmıştı. Ağaçların üstünden aşağı atlayacaktık. Yükseklik epey vardı. Hepimiz aynı noktadan atladık. Ben atlarken dengemi kaybettim. Ağaç dallarına bacakaram takılmıştı. Bütün ağırlığımı vermeme rağmen ne ağacın dalı kınlıyor, ne de ben yere düşebiliyordum. Ağaçta resmen asılı kalmıştım. Fazlasıyla zaman kaybettirmiştim. Diğerlerine gitmelerini söyledim. En sonunda dalı kırdım ve kendimi yere atarak yuvarlandım. Bacağıma saplanan dalı da çektikten sonra koşmaya başladım. Ahmet beni beklemişti. O da kolunun kırıldığını söylüyordu. Çok kan kaybediyordum ve kendimde.değildim. Köşe başında bizi alması gereken araba yerinde yoktu. Eğer programda aksama olmasaydı hepimiz dışarıdan gelen bu destekle cezaevi çevresinden kolaylıkla uzaklaşabilecektik. Çünkü Bostadel, şehir dışındaydı ve merkeze ulaşmak isterken yakalanmamız yüksek ihtimaldi.
Biraz bekledikten sonra Meral'in de önceden tarif ettiği üzere, gelen arabaya bindim. Çok sinirlenmiştim, gereğinden fazla bekletmişti.
Türkçe konuşarak "Nerede kaldın yahu!" dedim ve başımı şoföre doğru çevirdim.
Tesadüf bu ya, şoför koltuğunda bizim cezaevinin müdürü oturuyordu. Adam da şaşırmıştı. Çok korkmuştu. Ben onu, o da beni iyi tanıyordu. Kırık ağaç parçalarından bir tanesini yürüyebilmek için yanıma almıştım. Müdüre vurmazsam biz bu dağları aşmadan yakalanırdık. Ani bir refleksle elimi kaldırdım. Ağaç parçasını müdürün boynuna dayamıştım. Müdüre vurmam kaçınılmazdı. Ancak hürriyetim dahi söz konusuyken fevri bir davranışta bulunmadım. Sadece gülümsedim, arabadan indim ve Ahmet'le ormanın içine daldık.
Her ne kadar tedbirimi alsam da kan kaybı beni kasabaya kadar ulaştırmayabilirdi. Saatlerce dağ tırmandık, patika yollardan yuvarlanarak indik, kanalizasyon kanallarından geçtik, çamura saplandık.
Ancak gece yarısı kasabaya ulaşabilmiştik. Olası bir aksilikte belirlenen ikinci noktada bizi alması gereken arabayı beklemeye koyulduk. Araba burada yoktu. Paris'teki evi aradım. Küçük kızım heyecanlanmasın diye onunla bir yabancı gibi konuştum. Eve ikinci telefon açışımda Meral'e yaralı olduğumuzu ve çabuk olmalarını iletmesini söyledim. Planlandığı gibi olmasa da beklediğimiz araba nihayet köşe başına gelmişti. Arkamıza bakmadan koştuk. Yıllar sonra özgürlüğüme kavuşmuştum. Allah'a şükür ettim. Ardımızdan ne alarm çalındı, ne de köpek salındı. Gazetelerde ise "altı kişinin kusursuz firarı" diye küçük bir haber geçti. Müdüre zarar vermeyişim, kaçışımızdan daha çok konuşuldu."
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|