BİR İSTİHBARATÇININ SÖZLERİYLE DERİN DEVLET

Aydoğan Vatandaş'ın "Armagedon: Türkiye-Israil Gizli Savaşı" kitabında (Timaş Yayınları) Susurluk öncesi ve sonrasını genel hatlarıyla ele alınırken, adı gizli tutulan bir istihbaratçının gerçekte böyle birinin ifadelerde bulunup bulunmadığını bilmiyorum sözlerinede şu biçimde yer verilmiştir:
"Körfez Savaşı sonrasında, Türkiye oldukça rahatsızlık duyduğu bir Kuzey Irak olgusuyla karşılaştı..." "...Ardından, Türk Genelkurmayı, Çekiç Güç'ün bölgede bir Kürt devletinin temellerini atmaya çalıştığım saptadı. Bunu, PKK'nın finans kaynaklarının artması, büyümesi, ordulaşması izledi. Birçok MGK toplantısında bu konu gündeme geliyor ve PKK'ya karşı yeni bir mücadele tarzı belirlenmeye çalışılıyordu. PKK ile asıl mücadeleyi üstlenmesi için özel bir güç oluşturuldu. Bu güç içinde her birimden isim bulunuyordu. MiT'ten, Jandarma'dan, Özel Harekat Timleri'nden, kısacası en başarılı personelden korkunç bir güç oluşturuldu. Başla¬rında da Korkut Eken bulunuyordu. Bu fikrin savunucusu, aslında Alparslan Türkeş'ti. Bu güç kısa bir süre sonra kendi yöntemleriyle PKK ile mücadele etmeye başladı. PKK'nın finans kaynakları, bakanlara kadar uzanan bağlantıları bir bir tespit ediliyordu.
Bildiğim kadarıyla: bu konuda Abdullah Çatlı ve Yeşil gibi -ki kendisi çok saygın bir insandı. Kendisiyle Tunceli'de beraber çalıştım son derece profesyonel insanlar kullanıldı.
Abdullah Çatlı Emniyetle de, MiT'le de, Jandarma ile de bağlantılıdır. MiT'ten Mehmet Eymür ile Jandarma'dan Veli Küçük Paşa ile Emniyet'ten de Mehmet Ağar ile bağlantılıydı. Bu doğal koordinasyonun gereği idi. Ama Susurluk'la birlikte herkes kaçacak delik aradı..." "... Susurluktan aylar önce bu ekibin başı gösterilmeye başlandı..." (Basına yansıtılan MiT raporunu kast ediyor olmalı.)
PKK'ya karşılık onun yöntemleriyle savaşıldığını ekleyen istihbaratçı, ABD'nin bu özel güçten rahatsız olduğu kadar devlet içerisinde güçlenen bir başka gücün de ideolojik sebeplerle aynı rahatsızlığı taşıdığım ekliyordu.
Bu konuyla bağlantılı olan, Haluk Kırcı'nın Bırak Eşkiya Bellesinler adlı kitabında Yeşil ile ilgili yazılan bölümleri aktarıyorum:
"Çatlı, 1994 yılının ortalarında bir gün, müdürlüğünü yaptığım Sultan Tekstil'de otururken, Yeşil isminde birini tanıyıp tanımadığımı sordu. Kod adı Yeşil olan birini tanıyordum. 1991 yılında, yani cezaevinden çıktıktan kısa bir süre sonra, 12 Eylül öncesinde Ülkü Ocakları Başkanlığı yapmış olan bir ağabeyimizle birlikte yemeğe gitmiştik. O ağabey, beni, yemekte yanımıza gelen bir polisle tanıştırmıştı. Siyasi Şube'de çalıştığını söyleyen polisin kod ismi Yeşil'di. Çatlı Yeşil isimli birini sorunca aklıma o geldi ve tanıdığımı söyledim. Kim olduğunu, nasıl tanıdığımı, ne iş yaptığını anlatınca, Çatlı, "Yok, hayır. O değil. Benim dediğim Yeşil, Jandarmada çalışıyormuş. Güneydoğu'da bulunmuş. Şimdi Ankara'daymış. Eski bi ülkücü olduğunu söylüyormuş. Elazığlı imiş," dedi. Çatlı'yn anlattığı kişiyi tanımadığımı, böyle birinin ismini de daha once duymadığımı söyledim. Morali bozuk gibiydi. Meraklanmışım. "Hayırdır abi, kimmiş bu Yeşil? Niçin araştırıyorsun?" diye sordum.
Çatli "Eski dostlarımdan biri ile Ankara'da yemek yemişin Yemek esnasında benim hakkımda ileri geri konuşmuş. Arkadasim, beni tanımadan hakkımda konuşmamasını söylemis. O ise "Ben, bana anlatılanları aktarıyorum. Onunla hesabım olacak" gibi laflar etmeye devam etmiş. O sırada alkollü olduğu için arkadaşım üzerine fazla gitmemiş," dedi. Ben de "Elazığlı arkadaşlardan sorayım, bakalım kimmiş bu adam. Tanıyanlar varsa bilgi edinir sana anlatırım." dedim ve mesele böylece kapanıp gitti.
"...Yeşil'i konuşmamızdan birkaç gün sonra, bir akşam evimde olduğum bir saatte telefonum çaldı. Açtığımda, daha önce hiç duymadığım ve oldukça karakteristik ses özelliğine sahip birisi "Abdullah Çatlı ile görüşmek istiyorum." dedi. Şaşırmıştım. Çatlı'yı tanıyan biri ismiyle hitap etmez, hemen herkes ona "Mehmet" derdi. Bozuntuya vermedim ve aramızda şu konuşmalar geçti:
"Çatlı yok, kim aramıştı?"
"Ben Ahmet Demir, kiminle görüştüm?"
"Haluk Kırcı... Ben sizi tanıyamadım.".
"Gardaş, ben seni tanıyorum. Yatıp çıkmışsın. Önce geçmiş olsun."
Derinden gelen garip bir ses tonu vardı. Yavaş yavaş konuşuyor, kesik cümleler kuruyordu. Konuşmasına müdahale etmedim, anlatmaya devam etti:
"Gardaş, Reis'e bir mesaj iletmek istiyorum. Ona söyle, beni yanlış tanıtmışlar. Biz, Sen Nehri'nde (La Seinne Nehri) abdest alanlara el kaldırmayız (Paris'te yapılan ASALA operasyonlarma atıfta bulunuyordu). Onu seviyoruz. Yakında emekli olacağım ve gelip emrine gireceğim. Benim hakkımda ona anlatılanların hepsi yalan ve yanlış şeyler. Çok selamımı söyle."
Herhangi bir yorumda bulunmadım. Başka soru da sormadım. Ses tonu ve konuşmaları garip gelse de, fazla konuşmak istemedim. Karşılıklı iyi geceler dileğinde bulunduk ve telefonlarımızı kapattık. Çatlı o sıralar Ankara'ya gidip gelmeye,
yurtdışına seyahatler yapmaya başlamıştı. O işleri ile ilgili olacağı kanaatine vardım ve Ahmet Demir isimli vatandaşı, ertesi gün Çatlı'ya aktardım. Çatlı, anlattıklarımı dinledikten sonra hafifçe güldü:
"O gün sana sorduğum Yeşil isimli vatandaş vardı ya, işte buydu: Yeşil, yani Ahmet Demir."
Şaşırmıştım:
"Yani seninle hesaplaşacağını söyleyen Elazığlı kabadayımı?" diye sordum.
"Evet, ta kendisi. Gerçek ismi Ahmet Demir değil. Jandarma ile çalışıyormuş ve karışık işleri varmış. Demek ki kulağına kar suyu kaçıranlar oldu, terbiyesizlik etmekten vazgeçti." dedi."
Haluk Kırcı'nın kitabına bu ölçülerde konu olan Yeşil'i ben iki kereliğe mahsus, babamın ölümünden önce ve sonra dolaylı yollardan duymuştum. Kırcı'nın kast ettiği tarihlere yakın bir dönemde ailece evde oturuyorduk. Cebinin çalması üzerine salonda dosya inceleyen babama telefonunu götürdüm.
"Efendim... Alo buyrun!"
Arayan kişinin cevap vermediği, babamın duraklamasından anlaşıyordu.
"Gardaş sesin derinden geliyor. Kimi aradın?"
Babama nasıl bir cevap verildiğini duymam imkansızdı aına hatırımda kalan:
"Son zamanlarda belliki fazlaca aranıyorum Ahmet. Buyur benim Abdullah Çatlı!" dedi.
Babama ismiyle hitap eden bu şahsa öfkelenmemek elde değildi. Babam nescafesinden bir yudum alıp oldukça rahat liikat sert bir tonlamayla:
"Birinci kabahatin Ankara'da yaptığın konuşmaydı. Bu da senin ikinci kabahatin. Hakkımda sana kimlerin yanlış referans verdiğini biliyorum. Senin hakkında edindiğim bilgiler, ikinci ağızdan değil birincisinden. Uzun lafa gerek yok. Benimle hesabın varmış." dedi.
Telefonu kapadıktan sonra, annemin yaptığı böreği bana uzatarak:
"Lezzetli olmuş tadına baksana."
"Baba, az evvel olanları önemsemedin, mutlaka da bir bildiğin vardır ama..."
"Bunlar birşey mi Gökçen'im. Sana şu beynimi bir saniyeliğine verebilseydim, inan çıldırırdın. Bunları boşver şimdide, şu börekten bir parça daha getir kızım." dedi ve bu konu babamın ölümüne kadar bir daha hiç açılmadı.
Babamın vefatı üzerine (tam olarak hatırlayamasam da sanırım yedi sekiz ay geçmişti) biri bizi ziyarete geldi. Dostane bir sohbet sonrasında kendisi, anneme Ahmet Demir olarak tanınan ya da kod adı Yeşil olan birini tanıyıp tanımadığını sordu. Annemle uzun bir sohbete dalan bu kişi, medyada lanse edilen Yeşil karakterinin aslına uymadığını belirtiyordu. Bu nedenle tanımadığımız bu kişi hakkında (şayet her neye katkısı ya da zararı olduysa) her hangi bir fikir beyan etmemiz doğru değil. Ancak bize gelen bu kişi:
"Reis'le Yeşil'i karşı karşıya getirmek isteyenler vardı. Reis bunu fazla önemsemese de, ben olayların gidişatından memnun değildim..." dedikten hemen sonra annemden müsade isteyip, üzgün bir vaziyette evden çıkması, gerisi koca bir sır olan bir hikayeyi andırıyordu.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com