| ADRES LONOF POLİS CEZAİYİ
"En büyük mutluluk yenilmemektir."
Çatlı'nın Fransa'daki cezası bitmesine rağmen ne serbest bırakılıyor, ne de herhangi bir atılımda bulunulmasına müsaade ediliyordu. Öyle ki 4 Eylül 1988'de Fransa'daki cezası tamamlanmış fakat kendisi fazladan yatınlıyordu. Çatli'ya göre bu, O'na karşı alınan tavrın göstergesiydi.
Nevzat Bilecan 1984 yılında, isviçre'de uyuşturucu ticareti dolayısıyla yakalandığında kendisiyle birlikte bu işte birkaç kişi daha bulunuyordu. Yurtdışındaki Türkler'e karşı katı bir tavır alan yabancı polis için, Bilecan'ın sorgusu esnasında vereceği her isim kâr sayılıyordu. Hatırlanacağı üzere Bilecan'ın olaylı ve alışverişi andıran sorgusu tamamlandığında, bu konuyla hiçbir bağlantısı olmayan Çatlı'nın ismi tutanaklara geçmişti. Ortada ne bir delil, ne de bu uyuşturucu ticaretine karışan diğer kişilerin verdikleri ifadelerde Çatlı'nın ismi bulunmamasına rağmen, O'nu bu davada suçlayan tek kişi Bilecan'di. Bir başka deyişle ASALA faaliyetlerine devam eden Abdullah Çatlı, aranmaya başlanmıştı, Çatli'ya ulaşan bilgiler ise Bilecan'ın polislerle yaptığı bu anlaşma neticesinde, kendisine bir çok inisiyatif tanındığı, oturum izni verildiği, maddi manevi rahata kavuşturulduğu yönündeydi.
Bu nedenle isviçre, Bilecan'ın ifadelerine ve Çatlı'nın Paris'teki Nijeryalı davasından hükümlü oluşuna dayanarak O'-nun buraya verilmesini istiyordu. Çünkü isviçre'ye göre, Çatlı'nın Paris'deki uyuşturucu davasından hüküm giymiş olması, Bilecan'ın suçlayıcı ifadelerine bir zemin oluşturmuştu.
Bunlara göre Çatlı suçluydu. Zaten bundan sonra da Bilecan davasıyla ilgili ilginç olaylar başladı.
Nitekim ülkelerarası diplomatik görüşmeler neticesinde. Çatlı Fransız hükümeti tarafından isviçre'ye 25.10.1988 tarihinde, başka bir ülkeye verilmemek şartıyla iade edildi. Tutuklu kalacağı yeni yer Basel şehrindeki Lonof Polis cezaevi olacaktı. Artık kendisinin bir an evvel beraat etmesi bekleniyordu. Çünkü O'nun hüküm giymesi için ortada hiçbir delil yoktu. Ancak ileriki safhalarda da görüleceği üzere olaylar karıştırılacak ve beklentiler gerçekleştiril-meyecekti. Çünkü Çatlı'nın mahkemeye çıkacağı tarih bile, kanunen atılabilecek en geç tarihe erteleniyordu. Kısacası Çatlı'nın bütün yolları kesiliyordu. Çatlı'ya karşı uygulanan eşitsizlik sadece ve sadece isminden kaynaklanmaktaydı.
Lonof Polis cezaevinde, Çatlı ile aynı hücreyi paylaşan kişi anlatıyor:
"Gece hücrenin kapısı açıldı, gardiyan çok yorgun görünen ve yüzü sararmış olan bir mahkum getirdi. Elindeki çarşafı ve battaniyeyi bir kenara bırakıp tebessüm etmeye çalışıyordu: "Ben Abdullah. Kusuruma bakma bitkinim hemen yatacağım." dedi. Yorgun olduğu her halinden belliydi, hemen uyudu. Kendisiyle yaklaşık yedi ay aynı hücreyi paylaştık. Susurluk olayı olduktan sonra medyadaki görüntülerden çıkardım onu. Uzun sohbetler etmemize
rağmen ne kimliği, ne de geçmişi hakkında bir şey anlatmadı. Zaman içerisinde çok ısrar etmeye başladım. O da başından geçen bir iki olaya kısa cevaplar vererek geçiştirdi. Ülkü Ocakları ikinci Başkanı olduğu dönemlerde işlenen yedi kişinin cinayetiyle iftiraya uğradığından firar hayatının başladığını, Türkiye'den sahte pasaportla çıkış yaptıktan sonra buralara kadar geldiğini söyledi. Neden cezaevine düştüğünü defalarca sormama rağmen "yerin kulağı var" der lafı geçiştirirdi. Evli olup iki kızının da Paris'te okuduğunu, onlara da çok düşkün olduğunu biliyordum. Ağca ile hasbelkader arkadaşlıklarının olmasından dolayı bir takım sansasyonel olaylara isminin karıştırıldığını duymuştum. Ağca mevzusunu anlatmasını isteyince konuyu bir daha açtırmamak üzere kapattı.
Lonof'un şartları insanın yaşamasına müsait olmayan bir yerdi. Hücrenin duvarları hem pislik içindeydi, hem de koyu renge boyalıydı. Tavanda asılı duran lamba ise gece gündüz loş ışık yaydığından iç karartıyordu, iki yatak arasındaki 25 santimetrelik mesafe birimiz ayaktayken, diğerinin hareket etmesini imkansız kılıyordu. Duvara monte edilmiş minyatür masa ve sandalye hücrenin tek lüksüydü. Klozet kapağının bulunmadığı tuvaletler ise, bize göre Lonof'un çirkin bir yüzüydü. Birimiz doğal ihtiyacını giderirken, diğerimiz yüzü koyun yatağa yatıp başımızı yastıkla kapatıyorduk. Kendisi Lonof'un bu kısıtlı şartlan altında "Eğer spor yapmaz isek burada ölür gideriz" diyerek beni de spora teşvik ediyordu." diye anlatıyor.
Abdullah Çatlı'nın Lonof cezaevinde bulunduğu koşulları yazdığı mektuplarından bir kaç alıntı:
Bir kişinin beni suçlaması üzerine (Eğer doğru ise resmi sebeb bu) isviçre benim iademi elde etti. 25 Ekim'den beri de isviçre'deyim. Tutukluyum. Ama en geç bir veya iki aya kadar buradaki iş neticelenir. Yani çıkmam gerekir. Eğer burada beraat edersem (ki büyük ihtimal) Fransa'ya karşı da dava açacağım. Paris'tehi tutukluğum ne iyi ne de kötüydü. Ama burası polisin cezaevi olduğu için çok kelek, çok sınırlı. Günde bir saatten bir defaya mahsus havalandırma, haftada iki defa duş var. Üç kişilil; bir koğuşta kalıyorum. Yemekleri iyi. Spor salonu da sanki isviçrelilere mahsus. Hoş o da haftada bir gün, iki saatliğine. Başka hiçbir aktivite yok. Ancak mahkum olunca merkez cezaevlerine gönderiyorlar. Orası çok iyi. Paris'teyken tutukluluk statüm "tehlikeliler" kısmına girdiğinden (öyle bir statü var. 50.000 tutuklu hükümlüden 500 kişi böyle) epeyce rezillik çektirdiler. Ama çokta faydasını gördüm. Burada öyle bir durum yok. Herkes eşit.
Paris'teki cezam bittiğinde sevinemedik bile. Çünkü bu sefer de isviçre başlıyordu. Ama inşallah buradaki dava çabucak biter. O zaman başka Isviçreler kalmıyor. Zira Fransa beni buraya verirken birkaç şart koştu. Onlardan birisi de beni başka hiçbir ülkeye vermemeleriydi. Onun için burası son durak.
Düşürüldüğüm bu durum sadece ve sadece ismime bağlı. Eğer benim adım başka olsaydı inan ki altı aydan fazla yatmazdım. Fakat bu sayede belki ömrüm boyunca kazanamayacağım tecrübeler kazandım. Onun da faydasını çok göreceğiz inşallah.
Yengen ve yeğenlerin Paris'teler. Onlar için bu durum çok zor oluyor ama canları sağolsun, arkadaşlar gerekeni yapıyorlar. Başlarından eksik olmuyor, her türlü dertleriyle ilgileniyorlar. Tabiî bu arada çokta keleklik yapanlar oldu. Leş kargaları gibi ben düşünce üşüştüler. Hele birkaçı var ki isimlerini duysan inanmazsın. Ama sen beni bilirsin şunun şurasında az kaldı.
Senin de tanıdığın iki kişi vasıtasıyla iyi kötü haberini alıyorum. Bir de malum gelişmeler oldu Ankara'dayken. (ASALA faaliyetleri sonucu Çatlı'ya görev teklifinde bulunan kurumun Türkiye'deki cezaevindekilere yönelik söz verip de yerine getirmedikleri kolaylığı kast ediyor) Hele bir defasında çok ciddi idi. inşallah ileride bunları karşılıklı görüşürüz... Eğer hala oradaysa Mehmet G.'e selam söylersin.
Kendime iyi bakmamı istiyorsun. Merak etme irademle, moralimle, sağlığımla ve fiziğimle çelik gibiyim. Sizlerin de böyle olmanızı istiyorum. 1,5 yıldır sigarayı azalttım. Günde üç tane içiyorum. Kafa ve fizik olarak aynı beni tanıdığın gibiyim.
Bir de arayıp soran var mı diye sormuşsun. Kısacası kendi arkadaşlarımdan başka yok. Bırak ilgilenmeyi taş koymayı bıraksıniar yeter. Gerçi şu son zamanlarda benim düşüncelerimin doğruluğu ortaya çıkınca durum değişti; ama, ben onları bir defa sildim; artık kayda geçmem."
Çatlı'nın da mektubunda ilettiği üzere Lonof, polis cezaevi olduğundan olanakları oldukça sınırlı bir yerdi. Yerleşim bölgesinden uzak ve orman içinde bulunan bu yer, üç ayrı bloktan oluşuyordu. Mahkumların kaldığı blok, ön cepheden görünmüyordu. Buranın sakinleri tehlikeli teröristler, ünlü mafya babaları ve ağır suçlulardan ibaretti. Bir de Çatlı'dan.
Günde 23 saat koğuşta kapalı tutuluyor ve haftada iki defaya mahsus duş izni veriliyordu. Küçük bir koğuşta kalan Çatlı'nın, haftada bir kez iki saatliğine mahsus, spor izni dışında hiçbir aktivitesi yoktu.
Abdullah Çatlı, cezaevindeyken sıkı gözetim altında tutuluyordu. Bu sıkı gözetim "tehlikeliler" bölümüne alınmasına, mektuplarının sansüre uğramasına, yiyeceklerine hap katılmasına, şu veya bu görünümlü ajanlarca işkencelere maruz kalmasına ve en önemlisi mahkemelerde kendini savunacak okazyonların tanınmamasına kadar dayanıyordu.
Eğer Çatlı, bunların nazarında normal bir mahkum olsaydı, hiçbir sıkıntıyla karşılaşmaz ve davalardaki delil yetersizliğinden kısa süre içerisinde beraat ederdi. Ancak soyadı ve Avrupa için beraberinde getirdikleri O'nun alnına yapıştırılan bir etiket oluyordu. Çatlı, milliyetçi bir şahsiyetti. Bu da başkalarının işine gelmiyordu.
O'nun bu zorlu durumunda olan başka birisi daha yoktu. ASALA olaylarında Çatlı'ya belli bir dönem destek veren Oral Çelik haricinde. Hatırlanacağı üzere kendisi 1986 yılında Fransa-Belçika sınır kapısından geçerken polislerce durdurul muş, arabası aranmış, birşey bulunamayınca da belli bir müd det polislerin gözetimi altında bekletilmiş ve bir saat sonra yine aynı sınır kapısından geçen bir başka arabada bulunan uyuşturucu madde dolayısıyla tutuklanmıştı. Çelik her ne kadar uyuşturucu madde ile yakalanan şahısları tanımadığını ve üstüne atılan suçlamayı kabul etmese de uzun yıllar boyunca Paris'te mahkum edildi. Çelik'in tutukluluk statüsü, Çatlı gibi olmasa dahi o da psikolojik baskı altındaydı. Gerçek soyadını kabul etmesi için o dönemlerdeki sahte ismiyle Bedri Ateş'e asıl ismini söyletebilmek için her türlü yola başvurulmuştu.
Tutuklu kaldığı süre boyunca Çelik'i iki kez ziyarete gitmiştik. Dediğim gibi kendisi bir hayli değişmişti. Daha doğru¬su değiştirilmişti. Bütün bu entrikalar ASALA'dan kaynaklanıyordu. Avrupa bu konuya karşı hassastı. Bu yüzden ASALA'ya karşı mücadele vermek istemiş insanları avucunun içine almış günden güne daha çok eziyordu. Şayet benim bu ithamıma karşı gelinecek olunur ve inandırıcı bulunmadığı iddia edilir ise, bu konuda söyleyebileceğim şunlardan ibaret: Söz konusu şahıslar sözde (!) uyuşturucu suçuyla cezaevinde hüküm giydiler, deniliyor. Peki madem öyle, neden fazladan yatırılıyor, neden suçlandıkları konuya at gözlüğü ile yaklaşılıp derinle-mesini bırakın, yüzeysel bir araştırma dahi yapılmıyor ve ceza alıyorlar, neden mahkumiyetleri boyunca kimliği belirsiz kişilerce baskı altında tutuluyorlar, neden diğer uyuşturucu hükümlüleri gibi aynı işleme tabi tutulmuyorlar... Ve neden bu kişileri ülkeler arası bir mücadeleye iten kurumlar bunlara sahip çıkmıyor. Bunların hepsi benim nazarımda soru değil, tesbittir. Dönen bu oyunlara rağmen eğer hala muallakta kalan varsa, o halde isteyen istediği şeye inansın.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|