ORAL ÇELİK YAKALANDI

1986 yılında Çelik, Bedri Ateş kimliği ile Fransa-Belçika sınır kontrol kapısında bir ihbar üzerine yakalanmıştı. Yakalandıktan sonra da uzun bir müddet görüş hakkı verilmedi. Ama duyduğumuza göre kendisi baskı altındaydı. Çelik'i sorgulayanlar, gerçek kimliğini kabul etmesi için her türlü yola başvurmuşlardı. Hatta yıllar sonra Oral Çelik'ten öğrendiğim üzere, kendisine binlerce kez gerçek soyadını bayılana dek söyletmişlerdi. Hemde her gün, aylar boyunca. Başka bir cepheden ise, ünlü savcı Antonio Marini, onun Bedri Ateş olmadığını (gerçek Bedri Ateş o dönemlerde Türkiye'de hapiste yatan bir Malatyalıydı) Oral Çelik olduğunu üstüne basa basa söylüyordu ama Fransız hukuku bu seçimi eğer sebebi geçerliyse mahkuma bırakıyordu. Çünkü Fransız hükümetine göre Ateş siyasi bir kaçaktı. Çelik, Ateş kimliğini 1983 yılında Poitiers'den almıştı. Hatta bunu bir Fransız komiserin elinden, eğer yanılmıyorsam Philippe Laval'dan almıştı. Kimlik siyasi mülteci bir PKK'lıya aitti. Bu nedenle, Fransız yasaları gerçek kimliğinden şüphe ettikleri Çelik'i ne Türkiye'ye ne de italya'ya vermeye sıcak bakıyordu. Çelik, uzun yıllar boyunca gerçek kimliğini reddettiği için mahkemeye çıkarılmadı. Sene 1989'da mahkemeye çıkarıldığında 8 yıla mahkum oldu. Ama daha fazla yattı. Aslında bu hukuka aykırı bir cezaydı. Zaten suçu için istenen yıl, son zamanlarda verilen en büyük cezaydı.

SENE SONRA BABAMA DOKUNDUM

Babama göre savcı O'nu kasıtlı olarak bırakmıyordu. 7 yıl verilen mahkemeden sonra 12.10.1987 tarihinde kendisi "kesin hükümlü" oldu. Yasalar uyarınca kesin hükümlülerin, yani mahkumiyeti sabitleşenlerin elinden bir takım haklar alınıyordu. Bunlardan bazıları haftada üç güne yayılan görüşlerin ' bir güne indirilmesi, mahkumların hücre değişikliğine tabi tutulması ve mektuplara haftada bir adet olarak sınırlama getirilmesi vardı. Belli devreler içinde babamın çamaşırlarını yıkamamıza da izin veriliyordu. Özel bir durum söz konusu olmadığı müddetçe kendisine yeni giysiler göndermemize imkan tanınmıyordu. Cezaevinde yattığı müddet boyunca da müdüriyetin verdiği bez ayakkabı dışında normalini giymesi kurallara aykırıydı. Zaten yasalara göre herşey sakıncalıydı. Hatta özel bir rahatsızlığının bulunduğu ve ameliyatın şart olduğu durumda bile kendisi yıllarca bu rahatsızlığı çekmek zorunda kalmıştı.
La Sante'deki her mahkumun belli bir katkısı olmalıydı. Yani her mahkum cezaevi atölyelerinin birinde çalışmak zorundaydı. Bence bu prosedür mahkumların zamanını daha dolu geçiren olumlu bir zorunluluktu. Babam atölyeye geçmiş maden işleri bölümünde çalışmaya başlamıştı. Bu da DPS'li olan babamın kalabalık içine gireceği için sevindirici bir aşamaydı. Diğer sevindirici taraf ise açık görüşlerdi. La Sante iki ayda bir 45 dakika boyunca açık görüş olanağı veriyordu. Babam bunun için müdüriyete başvuruda bulunmuş cevap olumlu karşılanmıştı.
Görüş günü, evdeki telaş görülmeye değerdi. Benim için en büyük mutluluk, O'na daha küçük bir kız iken sarılmak olacaktı. Dört yıldır gördüğümüz ziyaretçilerin yerini bu kez kesin hükümlülerin yakınları almıştı. Herkes bayram havasına bürünmüş, en güzel kıyafetlerini giyinmişti. Selcen'le benim dışımda hiç çocuk yoktu. Gelenler ise genelde bayandı. Bu kez fazla bekletilmeden fakat daha itinali bir şekilde kontrolden geçiriliyorduk. Bir bayanın eşine vermeyi düşündüğü çakı dışında kimse kurallara karşı gelmiyordu. Hepimiz sessiz ve uyumluyduk. Çevremde olup bitenleri incelerken gözlerim annemin ayakkabılarına takıldı. Annemin kıyafeti gayet hoştu ama görüntü ayaklara gelince bozuluyordu.
"Anne, başka ayakkabı bulamadın mı! Bu erkek ayakkabısı!" dedim.
Annem neredeyse gülecekti ama etraftaki gardiyanları görünce hemen toparlandı.
"Babana ayakkabı götürüyorum. Diğerleri çok eskimişde."
Annem haklıydı, çünkü babam yıllardır aynı ayakkabıyla idare etmek zorunda kalmıştı. Tehlikeli bir oyun oynadığımız kesindi. Şayet gardiyanlardan biri bunu görecek olursa, elimizden bütün haklarımız alınırdı.
Annemin, ayaklarını saklamak isteği her halinden belliydi. Selcen'i önüne almış beni de bir o yana, bir bu yana çekiştiriyordu. Başgardiyan babamın biraz gecikeceğini söylerken gözlerini annemin ayakkabılarına dikmişti. Korku dolu gözlerle gardiyanı ve annemi izliyordum.
Başgardiyan Selcen'in başını okşayıp, gülümser bir ifadeyle:
"Bunu söylemem size anlamsız gelse de eşinize yıllardır bir çok ziyaretçi geliyor. Hepsi de mevki olarak sağlam yerdeler. Bayan Çatlı eşiniz güçlü biri. Duyduğum kadarıyla hepsine karşı direnmekten vazgeçmiyor. Ne tuhaftır ki bize karşı tehditkar bir davranışı olmasına rağmen biz gardiyanlar ona saygı duyar ve çekiniriz. Benden duymuş olmayın ama kasdetti-fllm ziyaretçiler artık gelmeyecekmiş. Güvenilir bir dost söyledi. Peki bayan Çatlı buyurun geçin. Ben birşey görmedim." diyordu.
Annem hiç yorum yapmadı. Sadece dinledi ve olgunluğu için teşekkür etti.
Başgardiyanın da eşlik etmesiyle görüş odasına geçip bize ayrılan masaya oturduk. Kocaman bir oda ve içinde bir sürü masa ile sandalye vardı. Her masa başında en az iki gardiyan gözcülük yapıyordu. Bu şartlar altında annemin babama ayakkabıları vermesi mümkün gibi görünmüyordu. Bazı mahkumlar odaya getirilmişti. Duygu yüklü manzaralar vardı burada. Kimisi eşine, kimisi oğluna, kimisi de bizim gibi babalarına sarılıyordu. Ama onlar bizden yaşça büyük kişilerdi. Özlem, her ülkede aynı acıyı yaşatıyordu. Bunları görünce kardeşimle ben ağlamaya başladık. Çocuktuk ama bu süreci babasız geçiriyor, O'nu ancak kısıtlı mekanlarda görebiliyorduk. Özellikle de kardeşimin babamla ilgili hatırlayabildiği bebekliğine ait ne bir hatıra ne de bir resmi vardı. Tabiî bizim kara kalemle çizdiklerimizin dışında!
Görüş odasına bakan demir kapı ikinci kez açılmıştı. Ortada babam ve etrafında O'ndan daha kısa olan gardiyanlar vardı. Babamın gözlerinin içi gülüyordu. Beyaz bir gömlek ve siyaha çalan koyu gri bir kumaş pantalon giymişti. Sakal traşını olmuş, saçlarını özenle taramış... Öyle yakışıklı görünüyordu ki bir ara herkes O'na dikkatlice bakmaya başladı. Gardiyanlar, ellerindeki kelepçeleri çıkarır çıkarmaz annemle kardeşim O'na sarıldılar. Ben henüz yerimden dahi kalkamamıştım. Dizlerim titriyordu. Başım dönüyordu. Gözlerim dolmuştu. Ağzım kurumuştu. Boğazım düğümlenmişti. Yıllar sonra babama tekrar dokunabilme düşüncesi tüylerimi heyecandan dolayı diken diken etmişti, içimi gerçekten de anlamsız bir korku sarmıştı. Babam gözlerini kapatmış, kardeşimin minik ellerini öpüyordu. Sonra bana kollarını açtı. Alelacele bir iki adım attım. Gözlerimi olabildiğince sıkı yumup babamla k u caklaştık. Artık sadece dizlerim değil tüm vücudum titriyor du. Babamın ten kokusu yıllar önceki gibiydi. Beni kucakla yan kişi benim babamdı, benim! Uzun bir müddet babamın kollarında, O'na böylesine delice sarılarak kaldım. Sonra babam beni kucağından indirmeden yerine oturdu. Diğer dizine de kardeşimi almıştı. Annem O'nun karşısındaydı. Dördümüz bir aradaydık. Tıpkı bir rüya gibi. Tıpkı yıllardır her gece dualarımda istediğim gibi.
O gün aramızda fazla sohbet etmemize fırsat yoktu. Açık görüş izni kısıtlı olduğundan daha çok özlem gidermeye çalışıyorduk. Annemin yıllar önce dediği gibi, babamın bu ülkede bize ihtiyacı vardı. Bu O'nun her halinden belliydi. Eğer biz olmasaydık, sanırım O da olamazdı.
Babam kardeşimle beni incelemeye almıştı. Dediğine göre kocaman kızlar olmuştuk. Anneme, bizi hanımefendi gibi yetiştirdiği için teşekkür ediyordu. Anladığım kadarıyla babamın içini en çok rahatlatan da buydu; kardeşimle ben aile terbiyesi almış iki Türk kızıydık.
Açık görüş vakti çabuk geçmişti. Artık bundan sonra her iki ayda bir, O'nu görmeye gelecektik. Bu düşünce içimi ferahlatıyordu. Babamla vedalaşırken aklıma babamıza gizlice vereceğimiz ayakkabılar geldi. Telaşlanmıştım. Ceketini çekiştirerek; "Anne, ayakkabılar!" dedim.
Babam beni son kez kucağına alıp; "Onları çoktan giyindim." dediğinde yüzündeki ifade her bayram bende oluşan çocuksu bir sevinci andırıyordu. Babamı böyle görmek güzeldi. Hem de çok güzel. Artık her açık görüşe bir şeyler getirmeliydik. Çünkü annemin ayaklarında ki bu eski ve yırtılmış bez ayakkabılar cezaevinin tüm çirkinliğini almıştı.
Abdullah Çatlı'nın Fransa'daki cezasının bitmesine az bir müddet kalmasına rağmen, serbest bırakılması hakkında hiç bir işlem başlatılmamıştı. Kendisi, hatırlayacağınız üzere 1984 yılında uyuşturucu madde ile yakalanan Nevzat Bilecan adlı bir Türk'ün attığı bir iftira sonucu bu kez de isviçre tarafından yargılanmak isteniliyordu. Aslında Çatlı'yı bu konuda suçlayan başka hiç kimse yoktu. Ne de en ufak bir delil. Ancak Paris'teki tutukluluk sebebi uyuşturudan kaynaklandığı için isviçre'nin kararı kati idi: Çatlı Fransa'dan direkt olarak, isviçre'ye iade edilecekti, işin ilginç tarafına bakacak olursak: Fransa'daki cezası isviçre'deki Bilecan olayı sebebiyle verilmişti. Fransız savcılarına göre Bilecan ile uyuşturucu olayına karıştığı iddia edilen Çatlı Nijeryalı olayında suçsuz dahi olsa hüküm giymeliydi. Aynı mantık isviçre için de geçerliydi: Bilecan davasında Çatlı suçsuz dahi olsa Fransa'daki suçlaması buradaki için bir delildi. Halbuki her iki tarafın savunduğu mantık aslında birbirini kendiliğinden çürütüyordu.
Abdullah Çatlı, hiç bir delil olmaksızın suçlanıyordu, içimiz bu açıdan rahattı. Çünkü ortada Çatlı'yı suçlayacak, mahkum edecek hiç bir kanıt ya da ajan olan Bilecan dışında şahit yoktu. Biz babamızın isviçre'den en geç iki ay içerisinde çıkacağını sanıyorken meğerse haberimiz olmadan yıllardır neler dönmüş, neler planlanmış ve Çatlı'ya nasıl bir oyun oynanmış görecektik.
Kısacası babam isviçre'ye suçsuz olduğu için beraat etmeye değil suçsuz olduğu için mahkum olmaya gidecekmiş!

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com