| BiR İHBARIN DERİN ÖYKÜSÜ
Tutuklanışından bu yana altı ay geçmesine rağmen, babam hala mahkeme huzuruna çıkmamıştı. Avukatımız dahi yavaş işlemekten aciz, hatta yerinde sayan mahkeme işlemlerine bir anlam veremiyordu. Sabırsız bir beklenti içerisindeydik.
izleyen günler ve aylar yıllardır mücadele etmekte olduğumuz hayatın bizlere sunduğu zorluklarla dolu geçiyordu. Sefaletin tüm dostları pençesi altına alması mücadeleyi inanılmayacak biçimde zora sokuyordu. Sanki her biri Rahmetli Nihal Atsız'm yazdığı "Bozkurtların Ölümü" adlı kitabın yorgun kahramanlarıydı. Tedirgin, unutulmuş ve öfkeli. Bizler, o dönemlerde bu duygularla yaşadık, ya da zorla yaşatıldık. Elimizde kalan çevre azınlığı oluşturmaktaydı. Her birinin morali sıfır, benliği aldatılmıştı. Her biri, bir yerlerden haber beklerken unutulduklarını, aldatıldıklarını biliyorlardı. Yeni bir hayat kurma hayali kurtla kuzunun birlikteliği kadar imkansız, ateşle barutun yanyana durması kadar tehlikeliydi. Geçmişe bir sünger çekmek fikri yüreği dahi sızlatırken söylem bile ağır geliyordu. Herkesin bir hayat öyküsü vardır. Bizimki de gizliydi. Herkes o öykünün aktörlüğünü sürdüremezdi.
Yarınların bir umut vaat etmediği, etse dahi son yıllarda yaşananları unutturabilecek güçte olmadığını biliyorduk. Ama herkesin söylediği gibi eğer REiS başımızda olsaydı vefasızı utandırır, geçmişe ağır bir sorgu çeker, geleceğin garantisini çalmakla kalmayıp, bizi güç iken bir hiç eden fos külhan beyciklerine diz çöktürürdü ya... REiS yoktu ki! Bu kez Türkiye'den hiç bir destek almadan 1985'de yeni bir teşkilat kuruldu. Türkiye'nin teşekkür etmeyi unuttuğu insanlar burada toplandılar ama teşkilatın faaliyetleri sınırlıydı. Ortalığın karışık oluşu, bazılarının sahte kimliklerle firari olmaları, tehlikenin onları bir gölge misali izlemesine daha çok imkan sağlıyordu. Babamın bu yeni kadroya olumlu baktığını, güvendiğini biliyordum fakat fazla güç elde edemeyeceklerini söylüyordu. Sebebi çok basitti: Teşkilatın varlığı rahatsız etmişti. Fakat yılların göz nuru, alın teri esas teşkilat bu şekilde sona ermemeli, kısıtlı da olsa devamım sağlamalı, varlığını göstermeliydi.
1984'den beri tuttuğum günlüğümden alıntı:
"...Kasım ağabeyimin dediğine göre babam yarınki mahkemeden kaçırılacak. Ancak, şimdi anlayabiliyorum son günlerde yaşanan telaşı..."
Babamın mahkemeye çıkacağını öğrendiğimde, mahkumiyetinden bu yana sekiz ay geçmişti. Mahkeme günü sessiz-telaşlı geçen kahvaltı sonrası kalabalık bir grupla yola çıktık. Yol boyunca ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Ama unutmayacağım tek husus yanımızda saf alan bu kişilerin babamın üzerine titrediği idi. işte bu gibi sebeplerden, o yıllar her ne kadar acı dolu olsa da ağabeylerimizle kurduğumuz dayanışma hayatı cesur ve yüce ediyordu.
Mahkeme salonu düşündüğümden daha büyüktü. Savcının arkasında duran duvarda ise "Özgürlük-Eşitlik-Dayanışma" yazıyordu. Sınıf hocamızın anlattığı kadarıyla bu üç ilkenin, Fransa'da La Bastille Cezaevi çevresinde geçen bir halk ayaklanması sonucu yürürlüğe girdiğini öğrenmiştim. Fransız'ların adaleti önünde herkes hürdü, eşitti falan filan.
Çok geçmeden babam sıkı bir güvenlik kortejiyle salona girdi. Ayak bileklerine taktıkları devasa zincir, babamın attığı her adımda ses çıkarıyordu. Babamın asil sakinliği, Poiters'de iken verdiği bir öğüdü hatırlatıyordu: "Haksızlığa uğradığında öfkelenme. Asaletini korumak ve sabırlı olmak senin haklı olduğunun ispatı olacaktır." Babam haklıydı. O hiç bir zaman yanlışların adamı olmamıştı.
Babamın gözleri önce salonu taradı. Bize bakıp hafifçe gülümsedi ve yanımızda bulunan Samet ağabeyimi görünce önce biraz durakladı, düşünür gibiydi, sonra bir şeyi onaylamı-yormuşçasına başını salladı. Babamı tanıyanlar O'nun neye bu denli karşı çıktığını anlayabilirdi. O, bu ani alınmış kaçış kararını sevmemişti. Kaçmak istemiyordu. En azından bugün. Gözlerindeki ifade, salondaki haksızlığı aşağılarcasına bugünün adaletsizliğini yarının intikamına davet ediyordu.
Savcının mimiklerine bir müddet takılı kaldım. Buruşuk cildi en ufak hareketini dahi belli ediyordu. Davanın karanlık yönü ağır geldiğinden dökülen teri, kırışıkların arasında konaklıyor, ufak bir mimik ardından oradan çıkıp başka bir kırışığın arasına giriyordu. O sırada duruşma başladı:
Savcı: "O günü tekrarlamak istiyorum. Müfit Sement ve siz yani Hasan Kurtoğlu sabah 09:30 civarında Paris'in 19'uncu bölgesinde olan Ardennes Sokağı'nın 32 numaralı apartmanına girdiniz. Türk arkadaşınızı ararken apar topar bir eve sokuldunuz. Yani iddianız bu."
Hasan Kurtoğlu: "O apartmanda hiç bir dairenin numarası yazmıyordu. Arkadaşımızın dairesini ararken apartmanın ışığı kapandı. Açmamızla birlikte bir eve itildik. Sayın Savcı, ben oraya arkadaşımın bir işi için tercümanlık yapmak üzere gitmiştim. Apar topar sokulduğumuz ev ve sahibiyle bir tanışıklığımız söz konusu değil. Polisler evde madde buldular. Ev sahibi önce sustu. Kendisinin olan malı kabul ettiğinde, bizi tanımadığını defalarca söyledi... Sonra ne tuhaftır ki, bu şahıs bizi tanıyor çıkıyor ve o madde bize yükleniyor. Biz onu tanımıyoruz !
Babamla birlikte yakalanan Müfit Sement ve ev sahibi Muhammed dinlendikten sonra; "Karar" dedi Savcı sert bir sesle. "Davayı 10 Şubat 1986'ya erteliyorum."
Babama göre savcı O'nu kasıtlı olarak bırakmıyor, davayı olabildiğince ileri bir tarihe atıyordu. O sırada yanımda oturan Samet Aslan kararlı bir ses tonuyla:
"Reis" dedi.
Babamın tutumunda bir değişiklik olmayınca Samet Aslan ayağa kalktı. Bu kez babam, kaşlarını iyice çatmıştı.
Babam: "Sizler benden değil, bundan sonra yengen ve çocuklardan sorumlusunuz. Attığınız her adıma dikkat edin." diyordu.
Babamdaki bu koruma içgüdüsü bazen bana saçma geliyordu. Neden kaçırılmasına müsaade etmediği artık belliydi: Dostlarının zarar alması O'nun ayıbı olacaktı. Çünkü bu çok iyi korunan yerden çıkmak olanaksızdı. Babam bunu bizden önce biliyordu.
Babam ayaktaydı ve bizleri süzüyordu. Yüzündeki ufak tebessüm, zincirlerle engellenmiş adımlarını atarken uçup gidiyordu. Mahkumların kapısına girmeden evvel;
"Üzülmeyin, cesur olun! Meral taviz vermeyeceksin. Yokluğumu hissettirme." diyordu.
Gözlerindeki o son ifade korkunun yarattığı zayıflıktan değil, cesaretin gücünden kaynaklanmaktaydı. O'nun ardından bizlere kalan, kalın zincirlerin birbirine tokuşarak çıkardığı seslerdi. Savcı ise, beyaz saçlarının arasından elini geçirip, tutmakta olduğu uydurma Hasan Kurtoğlu dosyasını kürsüye fırlattı. Kalem kırma sahnesini andırmıştı.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|