İLK GÖRÜŞ

Her zamanki gibi bir sabahtı. Okula gitmeden evvel hep baktığım ve boş bulduğum posta kutusunun önündeydim. Annem beni kucağına alıp kaldırdı ve içinden bir zarf çıkardım. Gönderen Hasan Kurtoğlu, adres La Sante cezaeviydi. Babamdan gelen bu ilk mektubu dört gözle beklemiş, O'nun sağlığı için onca zamandır endişeye düşmüş bizler için bu kağıt parçası hayati bir önem taşıyordu. Mektubu elimde sıkıca tutuyor, sanki babamı öpercesine sevgi yağmuruna tutuyordum. Annem zarfı alelacele açıp, yüksek sesle okumaya başladı. Her satır başında sesi daha çok boğuk çıkıyor, gözlerine daha çok gözyaşı birikiyordu. Yazdıklarına göre gayet iyiydi ama bizleri merak ediyor ve bu yüzden deliye dönüyordu. Babam mektubunu o inci gibi yazısıyla yazmıştı. Mektubunda defalarca dile getirdiği şey ise haftada üç kez görüşebileceğimizdi. Sevinç ile beraber içimi bir korku sarmıştı. O'nu en son görüşümde zincirlenmiş olan babamın başına acaba daha ne çirkeflikler gelmişti?
Bundan sonraki üç haftayı kabuslar görerek geçirecektim.
Görüş günü geldiğinde annem kardeşimle beni babamın kullandığı Hasan Kurtoğlu ismi hakkında tembih etti. Fransız makamları babamın gerçek ismini bilse dahi tedbir gereği bu şartmış. Şayet bize de soracak olursalar bizim soyadımız okuldaki gibi Gürel-Kurtoğlu idi. Ama bu soyadlar daha bir çok kez değişecekti.
"La Sante" yani Türkçe anlamıyla "Sağlık Cezaevi" evimize bir hayli uzaktı. Yolculuğu iki vasıta ile, yani hem metro hemde otobüs ile yapacağımız için oraya gitmek iki saatimizi almişti. Babamın hükümlü olduğu bu koca ve gri devasa duvarlı binanın önündeydik. içimiz ürpermişti. La Sante'nin havası, iklimin soğuk yüzüne ayak uydurmuştu. Asık suratlı bir görünümü vardı buranın. Henüz cezaevinin içine girmemiştik. Büyük ve paslı demir kapının önünde, uzun bir kuyruktaydık. Parası olanlar karşı yoldaki kafeteryada sıcak bir şeyler içiyordu. Bu nedenle biz de yani kafeteryaya gireyemenler, bazı ziyaretçiler gibi üşümemek için kah yerimizde zıplıyor, kah birbirimize sarılıyorduk. Eminim ki bu görüntümüz dışarıdan bakanlara komik geliyordu. Her sert rüzgarda birbirine sıkıca kenetlenen garip bir kuyruktu bizimkisi. Paris'in üç mevsimi yağmurlu ve sert rüzgarlarla geçerdi. Gökyüzü ise çoğunlukla gri ve boğucuydu.
Yaklaşık 1,5 saat sonra kapı açıldı. Ardından gayet kibirli hareketlerle kapıdan daha asık suratlı bir gardiyan göründü.
"Numaralarınızı dağıtırken sırayı bozmayın" diyordu.
Bizim elimize tutuşturulan numara 142'idi. O yıllara ait ne varsa zihnime fena kazımıştım.
Gardiyanlar bizleri teker teker içeriye alırken, üstüme kocaman bir gölgenin çöktüğünü hissettim. Emektar ziyaretçi ailelerin yüzlerindeki ifade acının yeni başladığını fısıldadığında ben, içeriye adımımı çoktan atmıştım, içimi kocaman bir ürperti sarmıştı.
La Sante'deki güvenlik kortejleri öyle formalite icabı falan değildi. Çantalar bir kaç kez boşaltılıp, kıyafetler elden geçirilirdi. Depoyu andıran ikinci mekan neredeyse siyah ışık saçan bir odaydı ve ziyaretçilerle tıka basa doldurulmuştu. Burada karafatmalar ve kalorifer böcekleri de vardı. Eli bastonlu yaşlı teyzelerden, ağzı çikletli hayat kadınlarına, elinde tekerleksiz arabalı çocuklardan, krizi tutan esrarkeşlere... Her birinin bir unvanı vardı. Birinin kocası tecavüzden, diğerininki adam kesip koleksiyon yapmaktan, ya da bir diğeri usta dolandırmaktan yatıyordu.
Sonra yine teker teker kontrolden geçip, bir başka odadan bir başkasına geçip durduk. Hatta kısa bir süre bahçe dedikleri yerde bekletildik. Ama işin ilginç tarafı bahçede yeşilin olmayışıydı. Kontrol, güvenlik masası, pis kokan odalar, asık suratlı gardiyanlar... La Sante siyah, gri ve pislik renginden oluşmuştu. Oturulacak taburelerin sayısı çok kısıtlı olduğundan yorulunca yere çöküyorduk. Saatler birbirini kovalıyor, her odada bir roman yazılıyordu. Bu uzun, bu bitmek bilmeyen bekleyiş sona erdiğinde oldukça dar ve uzun bir koridordan geçtik. Koridoru bölen bir metre kare genişliğinde minyatüre edilmiş bir sürü bölme vardı. Bir gardiyanın dediğine göre görüşümüzü buradan yapacaktık. Bize düşen bölmeye girdiğimizde kendimi mezara sokulmuş gibi hissettim. Burası çok dardı. Odayı ikiye bölen küçük bir cam ise karşı tarafla görüntüyü sağlıyordu. Annem hırkasıyla lekelerle dolu camı silerken, üç gardiyan göründü. Ortalarında babam vardı. Cama yapıştım. Babam çok zayıflamıştı. Hasta gibiydi. Bir kaç saniye konuşamadık ama ağlayamadık da. Öylece durduk. Kelimeler boğazımızda düğümlenmişti. Babamın gözlerinden gözlerimi hiç ayıramıyordum. Gülümsüyordu. Babam hayatımın baş aktörüydü. O'nu buralarda görmenin acısını tarif etmem mümkün değil ama galiba zifiri karanlıkta başka bir zifiri karanlığın üşüşmesi gibi bir şeydi. Hissettiklerimin anlatımı buydu. Babam taburesine oturduktan sonra iyi olup olmadığımızı soruyor, kendimize dikkat etmemiz için adeta ricada bulunuyordu. Bazen, belli etmeksizin iç çekiyordu. O zaman mum gibi erimiş yüzü kemikle doluyor, damarları ortaya çıkıyordu. Yüzü solmuştu. Saçları seyrekleşmişti. Babam 28 yaşındaydı ama hayatına sığdırdıkları yaşadığı seneleri solluyordu. Abdullah Catlı'nın yani o dönemlerin kimliği ile ele almam gerekirse Hasan Kurtoğlu'nun genç bir eşi, iki küçük kızı ve büyük sorumluluklar gerektiren ancak ihanetlerle doldurulan bir dünyası vardı. Cesur ve milliyetçi duygularla bezenmiş deli yüreğinin karşısına O'nun kadar merti çıkmamıştı. Herkes birbirinin kuyusunu kazıyordu. Kısacası aslında herkes birbirinin dostuydu ta ki ihanet için bedeli ödenene kadar.Babam yurda dönmememize sevinmişti. Dediğine göre memlekette de kimse bize yardımcı olmazdı. Kimse! En yakınların bile. insanların bu davranışı iki yönlüydü: babama karşı hissettikleri kıskançlık ve bizim yalnız kalmamız neticesinde yanlış adımlar atıp dedikodu kazanını kaynatabilme fırsatım kollamak. Boşuna beklersiniz beyler!
Yüzüne belli belirsiz eklenen tebessüme tezatlık yaratırcasına babam yumruğunu sıktı ve anneme;
"Herşey insanlar için. Dert de tasa da, dostluk da düşmanlık da. Seninle daha evvelden konuşmamı beklediğini ve bu suskunluğuma bir anlam veremediğinden dönem dönem öfkeye kapıldığını biliyorum. Kendine göre haklısın da. Meral şimdiye dek beni ayakta tutan, bana güç veren, azimli ve daima dürüst olmama katkıda bulunan unsunlardan biri de bana güvenenlerin sadakati olmuştur. Benim hiç bir zaman tenezzül etmediğim ama bir dönemler bana yakın olan kişilerin daha sonradan yoldan çıkıp kirli çevrelere girmeleri ve bu suretle ismimin dolaylı yollardan olsa da bu kurumlarla anılması kaçınılmazdı. Olmaması gerekirdi ama insanları emrine sokan adına sistem dedikleri bir düzen var, bu da almış başını gidiyor. Yoluna çıkan olursa şayet kitap kural tanımadan çıkmazına sokuyor. Kısacası bir deli kuyuya taş attı kırk akıllı çıkaramadı! Burada düşünmem için vaktim boldu. Yanılmadığım bir nokta var: bekleyeceğim. Çünkü yanlış yola girenler, fevri davrananlar hep düz gidiyor ve beklenmedik bir anda yol bitiyor. Güç gelebilir ancak sabır içinde yerimde beklersem zafer bana dönecektir. Vakit gelince de... hele o gün bir gelsin o zaman bakarız," diyordu.
Babamın bu kapalı anlatımı yurtdışındaki bazı ülkücülerin girdiği hatta itildiği uzun bir yolun hikayesiydi. 80 olaylarında Türkiye'den yurtdışına firar eden ülkücüler, kimsenin onlara sahip çıkmamaları üzerine sefil yıllar geçirmiş, bir somun ekmeğe adeta muhtaç olmuşlardı. Bazıları kendilerine teklif edilen kolay ama kirli yoldan para kazanmanın karanlık dünyasına girmişlerdi. Babamın başkanlık ettiği dönemlerde çoğu ülkücülerle olan samimiyetinin, yurtdışında da devam etmesi ve bazılarının daha sonradan kirli işlere girmeleri, isminin bunlarla anılmasına haksız ve yersiz bir vesile olmuştu. Babamın dediği gibi, sistem yoluna çıkanı kitap kural tanımadan çıkmazına sokuyordu.
Dilindeki kuvvet yüreğinde daha çok bulunan babamın cezaevine girme sebebini gün geçtikçe daha iyi anlayabiliyordum. Mücadeleci ve karizma sahibi olan bu şahsiyete hayran kalmamak elde değildi. Bu duygu, istem dışı, ben farkına varmadan kanıma işlemişti. Babam, karşılaştığı olaylardan bizi daima korumuş ve bunlara vakıf olmamıza imkan vermeyerek haklı bir tutum sürdürmüştü. Korkuları, tanıdığım diğer babalarmkinden farklıydı. O sevdiklerine zarar vermekten korkardı. Yalnız bu "zarar" algılandığı biçimde değildi. Şahsına ait işlerden dolayı çevresindekilerden kasdi olarak uzaklaştığına, aramadığına ancak belli aralarla hatır sorduğuna bir çok kez şahit olmuştum. Eğer yanılmıyorsam sene 1983'te sevdiği bir dostu O'nu görmek için Paris'e gelmişti. O kişinin ısrarlarına rağmen babam görüşmeyi erteliyordu. Gittikçe karışmaya başlayan ortamdan dostunu sakınan babamın bu ne ilk ne de son sakınması olacaktı. Duygusal bir kişi olmasına rağmen duygularının önüne geçebilen ve bu suretle sevdiklerini koruma kuralına sadık kalan babam, diğer "kural sahibi görünümlü" beylerin kuralları ihlal etmeleri üzerine, bunların arasında pırlanta gibi parlayarak kolaylıkla ayırt ediliyordu. Babamın manevi anlamda sicilinin temiz olması, ileriki zamanlarda O'-na geç de olsa geri dönen bir mevki sağlayacaktı.
Görüş saati bitmeye yakın, kardeşim olan bitenin farkında olmadığından babama bu üç ayın hesabını soruyordu. Ona küsmüştü. Babamla konuşmayacağını, ama eve bizimle gelirse olanları unutacağını söylüyordu. Gülmeli miydik yoksa ağlamalı mıydık? Bilmem ki!
45 dakikalık görüş süresi bitmişti. Babamın gözlerindeki ifade her şey daha zor olacak der gibiydi. Gün gelecek bunla¬rın hesabı da sorulacaktı. Hepimize yemin borcu vardı.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com