KOD ADI OMAR

Bir kaç gün sonra...
Babamın cezaevinden bir an evvel çıkma umudu suya düşmüştü! ilk yakalandığında savcı, babama suçsuz gözüyle yaklaşmış, araştırma heyetinin raporuna göre hareket edeceğini ve rapor eline ulaşır ulaşmaz O'nu serbest bırakacağını söylemişti. Ancak bu artık mümkün değildi. Araştırma heyeti, babamın 1982 yılında Zürih'te geçici olarak gözaltına alındığını öğrenmişti. Olay bundan ibaret olsa yine ucuz kurtulurdu fakat aynı zamanda Zürih'teyken alınan parmak izine ve dolayısıyla Çatlı kimliğinin uzantısının Kurtoğlu ile aynı kişi olabileceğini rapor etmişlerdi. Ancak bunda emin değildiler ve ikileme düşmüşlerdi. Bunun üzerine babam da esas kimliğini kabul etmemiş aksine Hasan Kurtoğlu olduğuna onları ikna etmeye çalışıyordu. Heyet üyeleri, raporu eksiksiz hazırlayabilmek için her kurumun bilgisine başvuruyor, araştırmalarına aralıksız devam ediyorlardı. Neticede Nevzat Bilecan dosyasına ulaştılar ve işler iyice düğümlendi. Bilecan olayı ile Paris'teki tutuklanma sebebi aynı olduğundan, bu savcının eski düşüncelerini tamamen değiştirecekti. Her ne kadar Paris'deki davada, Nijeryalı önce Müfit Sement'i suçlasa ve onun kendisine malı emaneten bıraktığını söylese de bu ileride Kurtoğlu kimliğinden sıyrılıp Çatlı olduğunu kabul eden babam için hiç de olumlu bir beyan olmayacaktı.
Eğer zora düştüyseniz, bu sonun başlangıcıdır. Bu nedenle babamın cezaevine girmesiyle birlikte biz, bir felaketin içine sürüklenmiştik. O dönemleri satırlara dökmek için yıllar öncesine dönüp baktığımda gözüme çarpan ilk şey ihanettir. Sanıldığının aksine yüce ve büyük olan bir takım yerlerin ileri gelenleri, biz Çatlıları ne el üstünde tutmuştur ne de babamın üstlendiği görevler sonrasında bizi korumuştur. Zaten kimi korudu ki! Bana göre babamın hizmetlerinden yararlanan bu kişileri de sistem kullanıyordu. Vakit dolunca sistem herkesi harcıyordu. Tıpkı sistemin öngördüğü katı kurallar karşısında bu koca yabancı ülkede bizim yalnızlığa sürüklenmemiz gibi. Babamın politik güçleri resmi olmadığı için hiçbir makama başvuramıyor, O'nun masum olduğunu, komplo kurulduğunu ispatlayamıyorduk. Derin dünyalarda, yakalanmadığın sürece, hiç bir şey suç değildir. Ama yakalanırsan ne dostun kalır, ne de derin destekçiler. Türkiye ile irtibatımızı sağlayan Mete bey daha evvelden de söylediğim üzere bir kaç maddi yardımdan ileri gidememişti. Son selamını da Omar ismiyle tanınan biriyle göndermişti. Bu durum Mete beyin kötü emellere sahip olduğunu göstermiyordu. Dediğim gibi sistem emir vermişti. Suçlu olan sistemdi. Mete bey vasıtasıyla tanıştığımız Omar ve arkadaşları dürüst oldukları kadar cesur insanlardı. Babamla ne gibi bir bağları vardı tam detaylıca bilmesem de bu kişiler O'ndan saygıyla bahsediyor ve yapılanları öfkeyle kınıyorlardı. Bu düşüncelerinin uzantısında, derin bir dostluk başlayacak ve uzun yıllar boyunca böyle devam edecekti. Taa ki kitabın birinci bölümünde ele aldığım babamın mezarı başındaki konuya kadar!
Omar fazla dikkat çekmeyen, oldukça zayıf biriydi. Siyah kıvircak saçlı, buğday tenli, klasik bir Türk'tü. Aslında oturaklı bir adam olmasına rağmen Doğu şivesine eklenen abartılı el kol hareketleri beni güldürürdü. Bir de bizim için en eğlencelisi, izlediğimiz bir film karekterini taklit etmesiydi. Omar kah bir kareteci kah kovboy oluyordu. Ama bunları kimseye anlatmamamızı da tembih ediyordu. Yoksa dediğine göre karizma yerle bir olurdu. Omar yoğun ısrarlarımız üzerine kardeşimle bana bir çok kez ve hiç usanmadan hayat öyküsünü anlatmıştı. Onun küçüklüğünü bir Türk sinema oyuncusunun çevirdiği bir filmdeki karaktere benzetiyorduk. Gerçek ismini bilmediğim Omar küçük yaşta babasını kan davasında kaybetmişti. Annesi de acısına dayanamamış kocasının ardından vefat etmişti. Kardeşleriyle birlikte amcalarının yanında kalan Omar, tahsilini köyüne gelen Devlet yetkililerin sorumluluğu üstlerine almalarıyla yatılı okulda tamamlamıştı. Tıpkı o Türk filmindeki boynu bükük çocuk gibi. Hayat öyküsünü her anlattığında biz ağlamaya başlıyorduk. Düşünüyorum da o halimiz epeyce komikmiş. Şimdi ise babamın cezaevinde olmasına rağmen O'nun yanında saf alıyordu. Omar babamı önderi olarak görüyor ve mahkumiyeti esnasında hiç bir eksiği olmaması için elinden geleni yapıyordu. Omar o yıllarda tertemiz bir insandı. Yıllar sonra ise mazideki bu dost yabancı olacaktı.

BİRİNCİ SINIF İŞKENCE

Omar ve arkadaşlarının bize katılmasından kısa bir zaman geçmişti ki evimize gelen italyan bir bey, babamın dosyasını inceleyen Fransız komiserin iş adresini verdi. Komisere gittiğimizde onun tedirgin olduğunu, birçok şey bildiğini fakat anlatamadığı belli oluyordu. Bize verdiği çok az bilgi arasında babamın hiç de iyi durumda olmadığı da vardı, işkence yapılıyordu!
Babam, cezaevine gireli ondan gelen bu ilk haber, zamanla gelecek olanların da akıbetini belirliyordu. Babamın bu güç koşullara girmesi neyin bedeliydi? Çatlı ve ailesi, sistemin gölgesi altında mı kalacaklardı? ilerleyen zamanlarda bu gölge devasalaşacak, Çatlı işkencelerden geçerken teşkilatının mensupları birer birer ortadan kaldırılacak, ailesinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda olanlar her türlü adiliğe başvuracak ve her adımımız ajanlarca baskı altında tutulacaktı. Öyle ki herkesten kuşku duyacak ancak bunu belli etmeyecektik.
Babam henüz serbestken O'na karşı yürütülen oluşumlar için kiralanan kişilerden biri, yani sakıncalı Mehmet, babamın cezaevine girmesinden sonra evimize geldi:
"Reis'ten mektup getirdim. Sizleri çok merak ediyormuş, gitmediğinize çok sevinecek." diyordu.
Uzun haftalar boyunca babamdan gelecek mektubu dört gözle beklemiştik. Bu haber her ne kadar sakıncalı olandan elimize ulaşsa da yüreğimize su serpmişti. Ancak annem, kardeşimle benim kadar rahatlamış görünmüyordu. Mehmet'i dikkatle dinliyor, şüphelenmiş bir tavırla sorular yöneltiyordu. Mehmet ise cevap vermek yerine babamın özel işleri ile ilgili yorumlar yapmaya başlamıştı:
"Seninde bildiğin üzere Reis'in yakalanması uyuşturucudan değil. Kolay kolay da bırakmayacaklar. Zaten ağabeyi de çok hırpalıyorlarmış."
Annem: "Neden?"
Mehmet: "Yenge, bende yeni öğrendim, ayıp ediyorsun biz yabancı mıyız! Reis, Avrupa'nın üzerine titrediği hassas bir mesele üzerine gidince..."
Annem: "Beni iyi dinle Mehmet! Neden bahsettiğini bilmiyorum ama benim kocam mecburiyetten uyuşturucu işine girdi. Anlatılan diğer durumdan bir bilgim yok. Ayrıca akıl hocalarına söyle bu işi fazla kurcalamasınlar. Abdullah aslanlar gibi yatar ve çıkar."
Babam, ASALA'dan kimseye bahsedilmemesi gerektiğini tembih etmiş olacak ki annem için her ne kadar aşağılayıcı olsa da Mehmet'in şüphe uyandıran konuşması karşında, babamı uyuşturucudan rant sağlayan biri gibi göstermek zorunda kalmıştı. Çünkü her ne olursa olsun, Mehmet bundan bir kaç yıl önce babama zarar vermek amacıyla kiralanan biri değil miydi! Ayrıca Mehmet'in iddia ettiği üzere sözde babamdan gelen bu mektup, anneme göre sahteydi. Çünkü babam, hiç bir mektubunun sonuna kullandığı isimlerin açılımını değil sadece baş harflerini yazardı. Acemice yazılmış olan bu mektup dost çemberimizin gittikçe daraldığının bir ifadesiydi. Mehmet, annemin dikkatinden kaçmayan bu durumu sezdiğini anlamış değildi ama biz onu daima sakıncalı bilecektik. Tıpkı diğerleri gibi: Herkesten kuşku duyacak, kimseye sır vermeyecek, hiç bir zaman yenik düşmeyecektik. En önemlisi de kendimize çok dikkat edecektik. Çünkü babamın dışarıda kalan tek dayanağı bizdik. Bundan dört yıl önce ilk kez Mehmet Ali Ağca'dan duyduğum sırlarla artık içli dışlı olmuştuk.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com