KIRMIZI FİLE

Herşey kaybolduğu zaman bile, gelecek yine vardır.

Clichy Belediyesinin yardım kuruluşundayız. Yine yüzüm kızardı. Derin bir iç çekince ortaya çıkan elmacık kemiklerime bu kez sıska bedenime çöken, ağır bir hava hakim. Her zaman ki gibi annemle birlikteyiz. Sanırım o da benim kadar utanç içerisinde. Ofisinde bulunduğumuz Fransız madamından zor durumda olan ailelere verilen yardımdan talep edeceğiz. ismini bilmediğim bu madam bana acıyarak bakıyor. Ben de ona öfkeyle. Çünkü bu bakışlardan hiç hoşlanmam.
Fransız madam anneme bir şeyler sorarken araya girdim;
"Annemin söylediklerini size ben tercüme edeceğim."
"Tabii nasıl rahat ederseniz. Bak canım annene danışarak önce öz geçmişinizi anlat. Rahat olursan benim için daha kolay olur."
Bu kez annemle Tükçe konuşarak: "Anne yaşadıklarımızı anlatmamızı istiyor. Hangi hayatı anlatmam gerekiyor?" dedim. Çünkü her kimliğe ait bir yaşam öyküsü vardı ve hepsini aklımda tutmak benim için zor oluyordu.
Annem: "Soyadımız Aydoğan. Ülkelerine babanın siyasi konumundan dolayı giriş yaptığımızı ancak işlediği bir suç sebebiyle tutuklandığını ve bizim zor durumda olduğumuzu açıkla. Kaçak değiliz. Devlet bize eşimin burada tutuklu oluşunu göz önüne alarak üç aylık geçici vize verdi."
Annemin dediklerini anlattıktan sonra madarn konuya girdi:"Benden mucize beklemeyin lütfen. Durumunuzu anlıyorum ancak korkarım ki elimden fazla bir şey gelmeyecek. Yapabileceklerim şunlardan ibaret. Ayda bir belediyeden gıda yardımı ayarlarım. Annenize göre bir iş bulamazsam ileride işsizlik sigortasına bağlarım. Bu arada kiranızın bir bölümünü de yardım fonundan karşılayabilirim. Tabii bunları uygulamaya getirmem uzun zaman gerektirebilir ama emin olun tüm insiyatifimi kullanacağım." diyordu yumuşak bir tonlamayla.
Annemin önüne uzatılan evraklar imzalandıktan sonra madam bizi belediyenin gıda bölümüne gönderdi. Burada annemin eline kırmızı bir file tutuşturdular. Utancımdan filenin içindekilerine detaylı olarak bakamamıştım ancak konserve kutuları ve makarna vardı. Yabancı bir ülkenin hizmet kuruluşu bize yardım ediyor ancak dost sandıklarımız...
Eve doğru giderken kırmızı file ikimizi de rahatsız etmişti. Herkes bize bakıyordu. O an her ne kadar bir daha asla belediyeye gelmeyeceğimize dair yemin etsek de, uzun bir dönem buna mecbur kalacaktık. Tüm samimiyetimle söylüyorum ki bu duruma düşmek kabus gibiydi. Aralıksız olarak zihinsel acı çekiyor buda yetmiyormuş gibi ölesiye sevdiğimiz memleketimizin ebedi sakinlerinden dost aldatmacasına uğruyorduk. Bizler asil karakterli ve onurlu insanlardık. Bu yüzden yaşananlar çok ağır geliyordu.
Sisteme karşı direnen babam için, dolayısıyla da bizler için bu durumlardan geçmek kaçınılmazdı. Çünkü sisteme karşı boyun eğmiyor, direniyorduk. Şayet bazıları gibi boyun eğip, kapı kulu olsaydık ne babam cezaevine girerdi ne de bizim maddi sorunlarımız olurdu. Bu nedenle yaşadıklarımızdan asla rahatsızlık duymadığımı ve aksine temiz geçmişimizle onur duyduğumu daha önce ki sayfalarda belirtmiştim.
Sistem böyle emrediyordu: Teşkilat lideri dahi zor günlerinde unutulacaktı. Sisteme göre dostla düşman zamanı gelince, yani sistemin çıkmazı cellat kesilmesi gerektiğinde aynı kefeye konmalıydılar. Sistem çıkmazı bizi, bizde onu artık sevmiyorduk. Babamı tanıdım tanıyah da O bunu hiç sevmemişti.

CLUP FUNNY

Clichy belediyesinin gençler ve çocuklar için faaliyete soktuğu bir lokalin açılışı vardı. Bizim eve beş dakika uzaklıkta olan bu yere Sekenle birlikte gitmiştik. Mütevazi bir bahçe içinde geniş bir daire olarak düzenlenmiş bu bir katlı lokalde teferruatsız oyun odaları, derslikler ve yüksek kapasiteli müzik tesisatı vardı. Şirin bir yerdi. Açılışa katılır katılmaz bir sürü arkadaş edinmiştik. Selcenle ben girişken ve cana yakın çocuklardık. Bu lokalin yani Club Fanny'nin müdürü Guy'nin açılış konuşması renkli olması sebebiyle çok alkış topluyordu. Henüz otuz yaşlarındaki Guy, eşi gibi güler yüzlü ve biz Clichy çocuklarına eğlenceli vaatlerde bulunan biriydi. Bunları duyan çocuklar onu alkış yağmuruna tutunca Guy'nin görkemli köpeği salon camından bahçeye atlıyor ve durmadan havlıyordu. Belliki bu köpek hepimizin maskotu olacaktı.
O gün sitemize yeni arkadaşlarımızla yürüdük. Bir iki saat içinde hiç edinmediğimiz kadar arkadaşımız olmuştu ancak hepsi bizim özel hayatımızı merak ediyordu. Annemin dediği gibi biz şimdilik Aydoğan'dık. Ama bu durum her an değişebilirdi. Babamızın işini sorduklarında Selcenle ben aynı anda farklı cevaplar verince bu kargaşayı düzeltmek için aslı olmayan bir sürü şey anlatmak zorunda kalmıştık. Babam Türkiye'de bulunan ve ağır hasta olan dedemin durumuyla ilgilenmek zorunda olduğundan yanımıza gelemiyordu... O günden sonra babam hakkında onlara daha neler neler anlatacaktık. Hepimiz çocuk olduğumuzdan babamın bu yaşam şekli fazla abartılı gelmiyordu. Onlara göre Selcen ve Gökçen Aydoğan'ın babaları bakıma muhtaç dedelerine bakan ve kendinden ödün veren çok iyi bir evlattı.
Uzun sarı saçları ve mavi gözlerine hayran kaldığımız Sandrine ileride kuracağımız grubun en alımlısı, Arap kardeşler Naima ve Karima en yaramazları, takıntı haline getirmesine rağmen ona çok yakıştığını düşündüğümüz kepçe kulaklı Angelique en iyi dostum, Serdar ise köpeğinin kuyruğu ardında koşmasından adını garip köpekli çocuğa çıkaran biri olacaktı. Ve niceleri. Paris, ailemiz adına felaketler getirse de bir kaç hoş anı yaşatacaktı.
Neredeyse her günümüzü Club Fanny'de geçirmeye başlamıştık. Yine böyle bir gün sonrası eve geldiğimizde annemizi koltukta uyurken bulduk. Koltuğun bir ucunda ise bir torbanın içinde bir sürü düğme ve yerde ufak bir tezgah açacak kadar gömlekler vardı. Şaşırmıştık. Çok geçmeden annem uyandı ve bize konuşma fırsatı bırakmadan konuya girdi;
"Bunları görünce şaşırdınız değil mi? Evde boş oturmaktansa gömleklere düğme dikip para kazanmak daha akılcı geldi bana. Hem bakarsınız ileride düğme fabrikası bile kurarız." Dedi ve ikimizi gıdıklamaya başladı. Annem bu işi, garip köpekli Serdar'm konfeksiyoncu ailesinden almıştı. Kardeşimle ben, evimizin karşısındaki halka açık çamaşırhaneye gömlekleri yıkamaya götürerek anneme destek de olacaktık. Pis kokan ve gireni çıkanı belli olmayan bu yerde saatlerce bekleme zorunluluğu aslında canımı öyle bir sıkıyordu ki bazen bir bahane bulup gitmiyordum. Bütün yükün annemin üzerinde olduğunu görünce de dayanamayıp bahanemi geri alıyordum.
Annemin bu direnci ve kararlılığı yurtdışında ufalanacağımızı umut edenlere ve babamı cezaevinde kuru bir iftirayla yalnızlığa terk edenlere bir nevi restini çektiği anlamına geliyordu. Çünkü babam cezaevine girdikten sonra Türkiye'den bize iki kereliğe mahsus para gönderilmişti. Sonra da irtibat kesilmişti. Türkiye'den gelecek olan desteğe ihtiyacımız olduğu halde "memleket severler" "memleket severleri" unutmuşlu. Hatta bize ulaşmaya çalışan dostlara çok iyi olduğumuzu, her şeyimizle ilgilendiklerini ve maddi manevi rahatlık içerisinde destek verdiklerini dahi söylüyorlardı. Dahası bizim için yüklü miktarda para bile toplamış ve hepsini yemişlerdi. Hem de kaç kere.
Kırmızı fileyi aldığımız Belediyedeki bayanın annemi yönlendirmesiyle ben Victor Hugo ilk okuluna Seken de yanındaki ana okuluna kabul edilmiştik. Köklü bir Devlet okuluydu ve eğitim düzeyi kaliteliydi. Elimizde doğru dürüst evrak olmamasına rağmen eğitim görmemiz beni şaşırtmıştı. Annemin dediği gibi Aydoğan kimliğini geride bırakmış, çift soyadlı biri olmuştum: Gürel-Kurtoğlu

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com