| SAATLER SONRA.
"insanın kader oyununa gelmesi anlık bir meseledir. Sezersin ama her nedense önüne geçemezsin."
Saat gece yarısını çoktan geçmiş ama babam hala dönmemişti. O'nu merak ettiğimiz için annemle birlikte sabaha karşı telefon kulübesine inerek, bazı yakınlarımızı aramanın iyi olabileceğini düşünmüştük. Belki babamızdan haberdardır umuduyla Ali'yi aradık. Büyük ihtimal annemin elleri, telefon numarasını soğuktan değil korkudan dolayı çeviremiyor ve çenesi sürekli titriyordu. O bekleyiş esnasında annem dua ediyor yanaklarından kocaman damlalar süzülüyordu. Annemin bu haklı endişesi babamın can güvenliğinin daima tehlikede olmasından kaynaklanıyordu. Babamın midesini bulandıran o karanlık dünya beni ürkütüyordu.
Annem: "Alo ağabeyin nerede? Merak içindeyim."
Ali: "Yenge merak etme ben ağabeyimi görmedim ama hocaya (kimse hocadan gerçek ismiyle bahsetmezdi) Paris dışında olacağını söylemiş. Yarın akşama evde olur."
Biz de aynısını umuyorduk.
Ali ağabeyin yarma evde olur demesine rağmen babam hala dönmemişti. Kime sorduysak merak etmemekten bahsediyordu. Ama ne mümkün.
Saat 08:30 iki gün sonra...
Sabahın ilk ışıklarıyla beraber günlerin uykusuzluğunu üstümden atmak amacıyla lavaboda yüzümü yıkamak için koridordan geçerken kapıyla oynandığını işitir gibi oldum. Dikkatle dinledim. Biri resmen anahtarla kapıyı açmaya çalışıyordu.
"Anne biri kapıyla oynuyor" dedim.
Korkumdan yerimden kıpırdayamıyordum. Bunun üzerine annem kapı dürbününden baktı:
"Gökçen git hemen kardeşini al ve bölmeye saklanın." "Anne kim var orada korkuyorum."
"Göremiyorum dürbünü kapatıyorlar. Derhal dediğimi yap. Derhal."
Kaçar adımlarla uyuyan kardeşimi yatağından kaldırdım. Annem ise hala kapı ardındaydı. Kapı dürbününden babamı görür gibi olmuş olacak ki;
"Hasan sen misin?" diye seslendi. Bundan tam emin olmadığından bir yandan da kapının arkasına koltuğu dayadı. O sırada kardeşim yüksek sesle ağlamaya başlamıştı. Benim ise dizlerim titriyordu.
Kardeşimin ağlamasını duymuş ve;
"Korkma kızım. Ben buradayım. Meral kapıyı aç benim." dedi.
Bu ses babama aitti. Annem, babamın kapıyla garip bir şekilde oynamasından dolayı tedirgin olsa da, koltuğu yerine tekrar koydu ve kapının sürgüsünü çekti.
"Aşk olsun Hasan böyle şaka olur mu?" diyerek kapıyı biraz aralamıştı.
Derken birkaç kişi kapıyı zorlayıp, omuz attılar. Annem onlara karşı direniyordu, ilk kez gördüğüm yabancı adamlar, annemi kaba bir şekilde itmiş ve evimize dalmışlardı. Önlerinde ise babam vardı. Annem büyük soğukkanlılıkla babamı kucakladı ve babamın ona birşeyler fısıldamasıyla bize:
"Kaçın kızlar!" diye bağırdı.
Annemin gözlerinde korkuyu okudum. Babamın gözleri bağlıydı.
Kardeşimle birlikte çığlık çığlığa kalmıştık. Bana göre terörist tipli bu adamlar önce babama ardından da bize zarar vermeye gelmişlerdi. Gizli bölmeye saklanmak üzere banyonun içine girip kapıyı kilitledim. Dışarıdan ise bağrışmalar geliyordu. Babamın gizli bölme tatbikatlarında bu sefer hiç başarılı olamamıştık. Titrediğim için bıçağı bile tutamıyordum. Kardeşime her baktığımda onu korumaktan başka bir şey düşünemiyordum ama ben de çocuktum ve çok korkuyordum. Ardından kardeşimle birlikte kapı arkasında ki dolabın içine girdik. Diğer tarafdakiler ise banyo kapısını tekmeliyor ve bize bağırıyorlardı. Nefes almaksızın kardeşimle birbirimize sarılmıştık. Çok geçmeden kapıya vurulan sert bir darbeyle adamlar banyoya girdi. Her şey havada uçuşuyordu. Gözlerinde ki kin, çocuk olduğumuzu umursamamıştı. Beni kolumdan tutup salonun bir köşesine fırlattılar. Ardımdan kardeşimi getirdiler. Selcen'in yüzü sararmış ve dudakları morarmıştı. Diğer odadan ise annemin çığlıkları geliyordu. Adamlardan biri, yere doğru başımızı dayamamızı istedi. Kardeşime baktım. Gözlerini sıkıca kapatmış, dua ediyordu. Seken henüz dört yaşındaydı.
Annem bir kaç dakika sonra yanımıza geldi. Uzun siyah saçları darmadağın olmuştu. Çok hırpalanmıştı. Onun bu halini görünce korkmuş olacağım ki evin içinde rastgele koşmaya başladım. Adamlardan biri de arkamdan geliyordu. Oturma odasının kapısını açtım, bir köşeye kıvrılıp kulaklarımı kapatmak istiyordum. Odanın bir ucunda ise adamlardan biri, bir başkasıyla konuşuyordu. Başımı biraz kaldırıp baktığımda gördüm ki konuştuğu şahıs babamdı! O da bana bakıyordu. Çok bitkindi. Gözlerinde ki bantı çıkarmış ağzına takmışlardı. Ayak ve kol bilekleri de kalın bir zincirle kalorifer demirine bağlanmıştı. Ben ağlamaya başladığımda babam gözlerini yumdu. O yıllarda babamı öğrendim. Hayatı öğrenir gibi.
Bunun üzerine içlerinden biri, bu sefer incitmeden beni kucağına aldı ve annemin yanına götürdü. Ardından adamlardan ikisi annemi sandalyeye oturttular. Ne yapacaklarını bilmiyor, korku dolu gözlerim en ufak hareketlerini dahi izliyordu. Annem ise soğukkanlıydı. Kardeşimle benim yatağımızın altinda buldukları evrak çantasını önüne koyup, soru sormaya başlamışlardı. Ancak annem bu şartlar altında cevap vermesinin mümkün olmadığını, bizlerin çok korktuğunu, Müslüman olduğu için geceliği ile rahat edemediğini ama kıyafetini değiştirirse sorularına cevap verebileceğini söylüyordu. Alaylı bir ifadeyle de olsa kabul etmişlerdi. Onlara göre din ile kıyafetin, ahlaki açıdan bir mahzuru olamazdı. Annem dolapta ki elbisesini aldı ve adamdan arkasını dönmesini istedi. Annemi izliyordum. Dolaptan kalın bir dosyayı çıkardı ve el çabukluğu ile onu sakladı. O dosya bir zamanlar babamla paylaşamadığım okul defterimdi. O zaman babamın neden bana bir sürü tuhaf soru sorduğunu ve sinirli göründüğünü şimdi nihayet anlamıştım. Bu dosya ateşten bir gömlekti. Adam bizden uzaklaştığında annemin yüzünde ufak bir tebessüm oluşmuştu. Sanırım annem kendisini koca bir orduya karşı zafer kazanmış bir komutan gibi hissediyordu.
Olan bitene içten içe sevinirken, zincir sesleri gelmeye başlamıştı. Sesler bize doğru yaklaştığında babamı götürdüklerini anlamıştım. Babam ayaktaydı. Her iki ayak bilekleri zincire vurulmuş, arkadan gelen bir başka zincir ellerini, boynunu ve belini sıkıca kavramış ağzındaki bandıda çıkarmışlardı.
"Yurda dönün sizi burada yaşatmazlar!" derken babam evden çıkarılıyordu. Annem bize nazaran daha sakindi fakat babamı onların ellerinden kurtarmak için fırsat kolladığı da belli oluyordu.
Adamların tüm uyarılarına rağmen yerimden kalkıp babamın arkasından koşmaya başladım. Tam O'na sarılacakken beni yere ittiler. Kalkmaya yellenirken asansörün kapısı kapanmak üzereydi. Babamla göz göze geldik. Reislerin reisi bize ağlıyordu.
Evi tanınmayacak hale getirmişlerdi. Taşındığımız her eve bir ad verdiğime göre burası da "O'nsuz ev" olacaktı. Hem de yıllarca nice acılara, nice artniyetli dostların gazabına uğrayacağımız bir ev olacaktı. Ama kitapta bunlara değinmem mümkün değil.
Uzun bir müddet kim olduklarını ve bizden ne istediklerini anlayamadığımız bu adamların kimliğini annem bir ağabeyimizi aradıktan sonra öğrenebilmişti. Şimdilik hangi sebeple babamı tutukladıklarını bilmiyorduk fakat onlar Fransız polisleriydi. Hatta hiç unutmam annem, aradığı bu kişiye gücünün yettiği kadar bağırmıştı. Neden biliyor musunuz? Çünkü bu kişi ve niceleri aslında babamın iki gün evvel tutuklandığını ve muhtemelen eve getirileceğini biliyorlardı. Oysa bize bundan bahsetmiş olsalardı izimizi kaybettirir ve evde bulunan sakıncalı evrakları derhal imha ederdik. Çünkü polislerin evde buldukları bazı kimlikler yüzünden babamın esas hüviyetine ulaşmaları ve bu suretle başının ciddi ciddi sıkıntıya düşmesi kaçınılmaz olmuştu. Bu küçük ayrıntıileri de ele alacağım- babamı özgürlüğünden daha çok mahrum edecekti. Polisler evden ayrılırken gök mavisi bir valizin içine, babamın bazen evden çıkarken yanına aldığı fotoğraf makinasını almayı da ihmal etmemişlerdi. Ancak babamın tedbirli davranmasından dolayı hiç bir resim bulamamışlardı. Ayrıca valizin içine Türk konsoloslukların damgaları, Altan Gürel adına bir pasaport, Hasan Kurtoğlu adına Fransa'da oturum kartı, isviçre'nin tanıtma kartı, tabanca ve Şevket amcanın anneme hediye ettiği değerli bir küpeyi de koymuşlardı. Adamlar anneme de Serap Gürel adına olan pasaportu, Fransız sınırlarını en geç üç gün içinde terk etmemiz şartıyla iade etmişlerdi. Söz konusu pasaportlar Türkiye'den aylar önce gönderilmişti. Altan Gürel pasaportu 1984'ün Ocak ayı başında, Serap Gürel de yaklaşık bir ay sonra. Bize bırakılan pasaport ve üç bin Franktan başka hiç birşeyimiz yoktu. Zaten bu şartlar altında burada kalmamız imkansız gözüküyordu. Annem, babam götürüldükten sonra odasına kapandı. Yanımıza geldiğinde reis eşine yakışır bir kadın vardı. Benim annem dev yürekli bir kadındı.
"Eğer babanıza kavuşmak istiyorsanız bilin ki atlatılması çok güç yıllar var önümüzde. Bizler ayakta kalmayı başarıp Paris'ten ayrılmazsak ümidimiz yüksek demektir. Bundan sonra dostumuz kalmayacak. Herşeye hazır olun kızlar." diyordu.
Geçen zamanla birlikte annemin bu sözleri doğrulanacak, Ankara ile diyaloglar kopacak ve zorlu bir dönemden geçecektik. Ya da babamın deyimiyle şunları yaşayacaktık: "Ben cezaevine düşünce leş kargaları gibi üşüştüler ailemin üstüne."
O günün akşamı saat beş gibi, Türkiye ile irtibatımızı sağlayan kişiyi aramak için annemle o meşhur telefon kulübesine indik.
"Ağabey Abdullah'ı tutukladılar. Çocuklarla durumumuz pek iyi değil. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Yanılmıyorsam Abdullah iki gün evvel seninle konuşmuştu. Daha sonra birini daha aradı. Tuzağa mı düşürüldü? Neler oluyor hiç anlamıyorum. Nereye gitmişti? Niçin tutuklandı?"
Mete Bey: "Sakin ol kızım. Sana ulaşmaya çalıştım ama şunu bil ki Abdullah başını yaktı. Benden sonra kiminle irtibat kurduysa iyi yapmamış. Bir adres verilmiş anlaşılan. Biri ihbar etmiş ve Abdullah oraya girer girmez baskın düzenlenmiş. Evden uyuşturucu madde çıkmış."
"Mümkün değil! Sen de bilirsin ki Abdullah böyle bir işe kalkışmaz. Böyle .bir durumda ona sahip çıkılmaz ise.."
"Bizim düşüncelerimizin şimdilik bir önemi yok. Olayları akibetine bırakmalıyız kızım."
"Abdullah'ı rahat bırakırlar mı sanıyorsunuz! Polislerle birlikte eve de geldiler. Giderken yurda dönmemizi, burada emniyette olmadığımızı söylemişti. Olayları akibetine bırakmak Abdullah'ın sonu olur. Desteğe ihtiyacımız var!"
"Seninle bunları konuşmak benim için çok güç ancak bu saatten sonra olanaklar sınırlı. Ailene sahip çıkacak ve güçlü olacaksın kızım. Çok güçlü."
Annemin hem saygı hem de değer verdiği bu kişinin sözleri karşısında omuzlarının çökmesi, onun az evvel koca bir orduya karşı kazandığı komutanlık rütbesini yakasından söküp yere fırlatmasına eşdeğerdi. Çünkü orduya karşı verilen çetin mücadele tamamlanmış ancak değeri anlaşılamamıştı. Annem, babam adına üzgündü.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|