| PARiS... O'NSUZ EV..
"Dostuna sana düşmanlık edecek kadar kuvvet verme,' Şeyh Sadi
O dönemler babamın milliyetçi bir grubun lideri olduğundan emin olduğum ilk zamanlardı. Babamın tam olarak ne işle meşgul olduğunu bilmesem de, O bana göre bir sürü ağabeyin müdürü gibi bir şeyi idi. Ancak bu liderin ailesine sunduğu hayat, anlatıldığı gibi görkemli değildi. Aslında ben bu kitabı yazmaya başladığımda, yurtdışında ki hayatımıza damgasını vuran maddi imkansızlığı, özele girdiği ve bazı çevrelerin art niyetli düşüncelerle yanlış anlayacaklarını bildiğim için konu dahi etmeyecektim ancak bu aşamada kitabımda ki mesaj eksik algılanırdı. Bir kere şunu açıkça ifade edeyim ki ben o günlerde yaşanan sıkıntıları anlatırken hiç bir şekilde manevi rahatsızlık duyup, yazdıklarımın şeffalığmdan pişmanlık duymadım. Bunlar ve daha yaşanmışları geçmişimizin bir parçasıydı. Babam, namusu ve şerefiyle yaşamayı seçtiği için o günlere maruz kalmıştık. Bu nedenle geçmişimizle gurur duyuyor ve biz bunları yaşarken yanımızda bulunmadan hayatımızı anlatmaya, yorum yapmaya çırpınanları sağ duyuya davet ediyorum.
Babamın vefatı üzerine devlet sırrı olmaktan çıkan ASALA, O'nun hayatını anlatan koca bir romanda ki virgülden ibaret olabilir ancak. Zaten mazide kalmış ve herkesçe bilinen bu görevi kitabımda konu gereği dahi olsa, ele almak beni rahatsız ediyor. Bu bana rant sağlamak için cebelleşen ve her mikrofon uzatıldığında "vatana çokça hizmetleri dokunduğunu iddia eden" bol dolarlı adamların tarzı gibi geliyor. Umarım ki ASALA ile ilgili beyanlarımın şahsi menfaat sağlamak için değinilmiş bir gerçek olarak değil, konu gereği vurguladığım tespitlerle asıl niyetimin ne olduğu herkesçe anlaşılır. Görev karşılığında teşkilata iddia edildiği gibi, büyük paralar verilmediğine daha önce işaret etmiştim. Bu da babamın talebi üzerine değil, şahısların düşüncesiyle gerçekleşmişti. Zaten miktar dört aile arasında paylaşıldığından hatırı sayılır bir şey kalmıyordu ortada. Bu nedenle yurtdışındaki hayatımız, günümüzün "dava prenslerinin" ki (mikrofon karşısında cebelleşen bol dolarlıları kast ediyorum) gibi, çok yıldızlı mekanlarla donatılmış malikanelerde geçmiyordu. Aksine eksi yıldızlı evciklerle sınırlı tutulmuştu. Babamı, mayfa babalarının kurdukları düzenle bir tutup, onlarla aynı kefeye koymak tarihi hata olur. Babam "Abdullah Çath'ydı" onlar da "MAFYA Babalan."
Siyah-beyaz-sessiz filmlerdeki gibi bir hayatımız vardı. Çığlık atabilirsin ama sessizce, yüzünde ufak bir tebessüm oluşabilir ama renksizce. Benim gül bahçesini anlatabileceğim deneyimim yoktu ama hüzünden, yalnızlıktan anlatabileceğim çok şey vardı. Bir de sigara dumanı altında kaybolmuş, dosyaların içine gömülmüş, henüz yirmiyedi yaşında olmasına rağmen, büyük sorumluluklar üstlenmiş babamdan söz edebilirdim. Babam gülümserdi ama kahkaha attığını hiç görmedim. En ufak bir aşamada dahi "derinlemesine" düşünürdü ama asla oyalanmazdı. Analiz etmekte üstüne yoktu, kararlıydı ama hiç inatçı olmadı, isyan ya da pes etmesine şahit olmadım. Ne hakkı, ne de haksızlığı unuturdu. Sabrına en çok bu durumlarda şahit oldum. Yıllarca ilk günkü kararlılık ve aynı coşkuyla mühim bir olayın neticesini beklediğini bilirim. Kendi doğrularında fikir yanlışlığı yapmayan bu lideri anlatmak... Babam olmasına rağmen! istihbarat dünyasında nasıl zaman kavramı önemli ilkelerden biriyse, benim babam olan bu lider de "zamanının adamıydı." Paris'teki gizli bölmeli evimize taşındıktan ancak iki hafta sonra babam, kardeşimle beni okul kayıtları için istenen sağlık karnesini almak üzere site doktoru Dr.Sulman'a götürdü. Çünkü bir önceki adresimiz olan Poitiers kasabasındaki okul dosyamız, buraya gelirken soyadı değişikliği yapmak zorunda olduğum için artık geçerli değildi. Doktor Sulman, onay bel¬gesini imzalarken, babam elimi avucunun içine almış, sıkıca tutuyordu. Okula yeniden başlayacağımız için mutlu olmuştu. Nitekim bu güzel anlar ilk defa gün boyunca devam etti. Gün sonunda babam "Artık güvendeyiz merak etmeyin" diyordu. Bunları duymaya hasret olduğumuzdan olabildiğince rahat, olabildiğince bu güven duygusunu sonuna kadar yaşamaya çaba sarf ediyorduk, iç huzur, güvende olmak, deliksiz bir uyku geçirmek, güne güler yüzle başlamak mümkün değildi o zamanlar. Artık güvendeyiz demesi, tekrar doğmak gibi bir şeydi... Bizim için. Oysa yılların deneyimi insanlara gü¬venmek zorunda olduğumuzu ama bunun ne kadar garantisi olduğunun bilinmediğinden söz ediyordu.
Akşama doğru eve gelmiştik. Annem sofrayı kurarken telefon çaldı. Babam, Mete diye hitap ettiği biriyle konuşmaya başladı. Belli ki konuştukları konu hoş değildi. O'nu ilk kez bu denli öfkeli görüyordum.
"Madem öyle diyorsun, ben de araştırayım. Tedbirsiz gitmek doğru olmaz" derken elinde tuttuğu kalemi ikiye bölmüştü. Benim babam ince bir adamdı. Bu fevri davranışına alışık değildik. Kardeşimle ben dudaklarımızı büzmüş, yüzümüzü her an ağlamaya hazır bir hale sokmuştuk. Babam bu kaba davranışını anlamış olacak ki, zorla da olsa bize gülümsedi. Bir arkadaşına kızdığını ama bizimle bu öfkesinin bir alakası olmadığını ekledi. Biz babamızı bu haliyle benimsemiş, çocuk ruhumuza hitap eden sözleri sayesinde aramızda sağlam bir diyalog oluşturmuştuk. Babamı 1990 yılındaki cezaevi firarı sonrasına kadar da bir daha asla böyle görmeyecektim. Telefondaki şahıstan ziyade konuşulan konu O'nu huzursuz etmişe benziyordu. Görünüşe göre işler yolunda gitmiyordu. Babam kimi arayacağını söylemedi ama hattımız dinlenir ihtimali ile evin önünde ki telefon kulübesinden konuşmaya indi. Biz de bu arada her türlü aksiliği hesaplayarak valizleri¬mizi hazırlayıp, gelecek olan haberi beklemeye koyulduk. Çünkü her hangi bir baskın ya da tehlikede babamın bazı dostları bize önceden haber verirler biz de tedbirimizi alırdık. Belki de yine temkinli olmak zorundaydık. Söz konusu tehlike bazen yabancı terör örgütleri bazen yabancı servislere çalışan gruplar oluyordu. Babamın kabul ettiği ASALA görevi sonrası itildiği bu karanlık dünya aslında O'nun canını çok sıkıyordu. Dediğine göre etrafımızda o kadar çok dolap dönüyor o kadar çok çirkef işler yapılıyordu ki bundan adeta midesi bulanıyordu. O bu karanlık dünya içerisinde olmasa da, karanlığın gölgesi genişti ve gün geçtikçe yayılıyordu.
Babam yaklaşık yarım saat sonra eve döndü. Tedirgin bir hali vardı. Annemin mahzun bakışlarına karşılık her zamanki yiğitliğini kuşanıp:
"Merak etme şimdiye kadar her işin altından alnımızın akıyla sağ salim çıktık evvelallah bunu da hallederiz." diyordu.
O'na göre olay abartıldığı kadar mühim değildi. Mete Bey'in telaşından kendisinin de kuşku duyduğunu ancak bu durumda yapılacak başka bir şey olmadığını, bundan sonrada Kurtoğlu kimliğini kullanamayacağımızı söylüyordu. Hatta Poitiers'den ayrılırken elimize geçen Güler kimliğini de unutacaktık. Şimdilik elimizde başka kimlik yoktu ama babamın evin önünde ki telefon kulübesinden aramak için indiği kişi bizler için yeni kimlik hazırlattığını ve birinin elinden bunun acilen alınması gerektiğini söylemişti. Babam yeni soyadımızı almaya gidecekti. Bakkaldan ekmek alırcasına. Şimdilik soyadımız yoktu.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|