| GİZLİ BÖLME
"Düşmanın eline kılıç verilmez." Türk Atasözü
Yarım kalan et ziyafetinden sonra babamla birkaç gün irtibat kuramadık. Kendisi Poitiers'den Paris'e geçtikten hemen sonra ailemiz için uygun olan ortamı ayarlayıp yanına aldıracaktı fakat işler düşünüldüğünden daha karmaşık bir haldeydi ve gidişimiz biraz ertelenecekti. Annemin gözlemlediği kadarıyla ise babam, derin dünyaların karmaşasından bıkmıştı ve bunların yüzsüzlüğünden utanır hale gelmişti.
Bazılarına göre rüyaların şehri Paris, bana göre kabusların yeriydi. Kibirli ve soğuk görünümlüydü. Ama yeni evimiz benim çok hoşuma gitmişti. Çünkü şimdiye dek kaldığımız diğer yerlere nazaran lükstü. Sanki Clichy semtindeki bu yeni evimizle birlikte biz de yenilenecektik. Herşeye sıfırdan başlar gibi...
Evimizin bir mezarlığın yanında bulunması dışında, ilginç bir özelliği daha vardı: gizli bölmesi. Yani sadece Selcen'le benim beklenmedik bir ev baskını esnasında, saklanmamızı sağlayabilecek bir bölmeden bahsediyorum. Evimiz bir yatak odasından, iki kısımdan oluşan salondan (bir bölümünü oturma odası haline getirmiştik) mutfaktan ve bu sefer nihayet bir banyodan ibaretti. Meşhur gizli bölmemizde banyoda bulunuyordu. Öyle teferruatlı bir şey değildi. Babam küvetin kenarında bulunan fayansların iki tanesini yerinden çıkarıp, içine Sekenle benim rahatlıkla sığabileceğimiz kadar yer ayarlamıştı. Olası bir tehlikede lavabonun kenarında duran meyva bıçağı ile fayansları yerinden çıkaracak, içinde belkide bir kaç saat rahat kalabilecek şekilde bir pozisyon alacak ve zaman kaybetmeden fayansları ardımızdan tekrar monte edecektik. Babam bunun denemesini bir kaç kez bize uygulatmıştı ancak bunda başarılı olduğumuzu söyleyemeyeceğim. Genelde küvetin altına girince karanlıktan korkup, bir kaç saniye içinde bağırarak çıkardık. Babam bunun bir saklambaç oyunu olduğunu söylese de, bizim oyun diğerlerinden farklıydı. Sobelenmek sakıncalıydı!
Bu düzenin yoluna çıkardıklarından hoşnut olmadığını acı bir tebessümünden çıkardığım babam "hayatta her güzel tadın bir acısı var" derdi. Her şeye bir bedel biçildiği, hayat denen bu uzun yolculukta, bizim gibiler risk almış, bedel ödemiş, ödün vermişti. Hayat tecrübesinden hiç bir şekilde kuşku etmediğim, hayatımın baş aktörü babamı, kendime bir nevi öğretmen seçmiştim. O'nda fazlasıyla dikkatimi çeken ve çözmeye çalıştıkça daha çok kendini odak noktası haline getiren büyülü bir yön vardı. Bana en yakın olan kişiyi tanımaya çalıştıkça başka bir özelliği daha göze çarpıyordu. Bu nedenle başkalarıyla konuşmaktan fazla haz almayan ben, babam karşısında merak küpü oluyor ve korkarım ki sonu gelmeyen sorularımla O'nu bazen sıkıyordum. Bir öğrencinin gözünde öğretmeninin vizyonu nasıl önem teşkil ediyorsa, benim içinde babamın ki öyleydi. O'nun fobisi sevdiklerine zarar vermekti. Babamın anlatımıyla birini sevmene neden olan şey, ona emek verme duygusuyla başlıyor ve dış etkenlerden sakınmaya kadar dayanıyordu. Sevme içgüdüsü gövdeni siper etmene neden olduğundan bazen zarar alıyor ve dolayısıyla bedel ödüyordun.
Babama sordum:
"Kime değer verip bedel ödedin?"
Sağ eliyle de işaret ederek:
"Şu gönül, şu koca yürek var ya, biraz delidoludur ve kocaman bir hazine gibidir, insanoğlunun gönül hazinesi sınırsızdır. Çocukluğumu soruyorsan ilk önce ailem geliyordu elbette ki."
"insan ailesine de mi bedel öder! Demek ki bende bu bedelden geçeceğim."
Babam duraklamıştı. Yüzümü, iki elinin arasına alıp öptü ve beni sıkıca kucakladı. Konuya devam etmesi için ısrar ettim, O da beni kırmadı:
"Sonra da doğru bulduğuma bir değer biçtim, insan sadece canlıya önem vermez. Bu bazen bir inanç, bazen bir düştür." "Yaşasın Türkiye gibi değil mi?"
"Neden olmasın ama Sultan hanım büyüdüğünde konuşuruz bunları. Yaşının haddini aşma."
"Kızma baba daha soracaklarım var çünkü aklım karışıyor. Senin işin ne? Türkiye'yi seven bir müdür gibi bir şey misin?"
"Nerden çıkardın bunları?"
"Aramızda yabancı yok! Bu yüzden benim bir sürü ağabeyim var. Biliyorum işte. Ama yine de neden burada olduğumuzu, neden ismimizin sürekli değiştiğini anlamıyorum. Anlatmıştın ama baba... Anlayamıyorum işte. Sen neyin bedelini ödüyorsun ki?"
Cevaplanması zor bir konuya, yani yine hep aynı konuya tekrar parmak basmıştım. Gelişimimde en büyük paya sahip olan babam, küçük bir kıza nasıl anlatabilirdi ki değer verilen bir ideolojiyle başlayan öyküde, bir sistemin gölgesinin üstüne üşüşmesiyle bedel ödendiğini!
"Çünkü başarılı olup, boyun eğmeden kendi doğrularını içeren bir sistemi ortaya atmanın da bir bedeli vardır. Emek verirsin, bedelini ödersin, beklemeye geçer ve sonunda zafere gidersin. Beklemek büyük bir erdemdir. Hem sabır ister, hem de bu esnada sevdiklerinden uzaklaştırır. Bunu kulağına küpe et meraklı kızım."
"Söylediklerinden birşey anladıysam Arap olayım!"
Babam, konuları basite indirgeyip, anlamamı sağladıktan sonra:
"Neden ama hani dostluk dayanışmaydı baba?" dedim.
Çünkü O'nun konumunda olan birine göre, dosta zarar vermemek için onlarla görüşmemek en büyük dostluktu ama bu bana ters gelmişti. Babam ise bu kişisel seçimini şu sözlerle açıklamaya çalışıyordu:
"Ben nasıl seni gözümden dahi sakınıyorsam arkamda olan, bana güvenenlerinde benim varlığımdan rahatsız olanlar yüzünden ufak bir zarar dahi görmelerini istemem. Biz buradayız çünkü beklemedeyiz ama unutma ki daima dikkatli olmalıyız. Şimdilik esas soyadımızı kullanamamak gibi."
"Peki şimdi adımız ne? Ben Gökçen neyim?"
"Gökçen Gürel."
"Ya bundan önce kimdim? Dur söyleme hatırladım, Gökçen Çahcıoğlu. Hayır, hayır Saral. Peki senin adın ne şimdi?"
"Hasan Kurtoğlu ama bazen..."
"Ama senin baban kim diye soran olursa seni gösteremem ki! Sen Kurtoğlu olduğunu söylüyorsun. Bende Gürel'im öyle mi!"
"Sözümü kesmeseydin bazen Akan Gürel olduğumu söyleyecektim. Fazla fevrisin, bu huyun hiç hoş değil Gökçen'im. Her şeyi anlamanı bekleyemem ama bütün bunları anlatmainin sebebini ve neden şu gizli bölmeyi gerek gördüğümü çimdi daha iyi anlamışsındır."
Babamın anlattıklarını o dönemler kavrayamasam da zamanla analiz edebilecektim; Ülkücü kesime başkanlık ettiği dönemlerde (değer verme) menfaat güden oluşumlara karşı çıkan Çatlı'nm ihanete uğrayıp (bedel ödeme) firara sürüklenmesine rağmen, (beklemeye geçme) dostlarından medet talep etmediğini (koruma içgüdüsü) analiz edebilecektim. Bu sıkıntılı bekleyiş kaç yıl sürerdi bilinmez ama sonunda zafer vardı.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|