DOKTORDAN FİRAR

Gözlerimde oluşan sarı lekeler Oral Çelik'in dikkatini çekmiş, babamla birlikte doktorun yolu tutmuştuk. Muayene esnasında doktor sürekli mırıldanıyor, besin yetersizliği ve yoğun bunalımdan dolayı bünyemin zayıf düştüğünü söylüyordu. Babamın rengi solmuştu. Doktorun teşhisine göre sarılığa yakalanmıştım. Ancak bol vitaminli ve dengeli besinlerle sağlığıma tekrar kavuşabilirdim. Derken doktor bey, reçete ile birlikte makbuzu uzattı. Babam ise paradan eser olmayan ceplerini karıştırıyordu. Çaresizlik ve utanma... Doktor ellerini yıkamak üzere banyosuna geçmiş, babam ise etrafına bakıyor sanki yapmak ya da düşünmek dahi istemediği bir şeyi aklından geçiriyordu.
"Mecburum kızım" dedi ve beni kucağına aldığı gibi odayı terk ettik.
Babam sinirini gidermek için bütün gücüyle yere basıyor, beni de sıkıca kucaklıyordu. Yol boyunca O'nunla hiç konuşmadık, ama birbirimize sıkıca sarıldık.
İlerleyen günlerde...
Yatmakta olduğum yatağın başında annem, Kasım Koçak ve Mahmut ağabey vardı. Selcen ise boynuma sarılmış bana masal anlatıyordu. Nitekim babam elinde bir sürü paketle odama girdi. Soğuktan buz kesmiş eliyle ateşimi kontrol edip, var gücüyle beni öptü. Paramız olmamasına karşın getirdiği poşetlerin içinde her türlü meyve vardı.
"Güzel yüzüne renk gelinceye kadar yatağından çıkma ve kendini yorma kızım. Hani geçen gün doktora gitmiştik ya, bugün onunla görüştüm," diyordu.
Diğerlerine yaşadığımız bu tatsız olayı anlatmamıştım. Babam beni bu konuda ikaz etmese dahi, O'nunla paylaştığım ne varsa saklamaya alıştırmıştım kendimi.
Babam konuşmaya devam etti:
"Gökçen'im bugün borcumu ödedim. Ayrıca hastalığın süresince doktorun o olacak. Unutma ki insanlar bazen zor dönemler geçirir, ilerde, sizi utandıracak bir şey yapmadığıma, aksine onurlu bir servet bıraktığıma vakıf olunca bu günleri sakin kafayla düşünürsün. Ama şimdi hiç bir şeyi kafana takmanı istemiyorum."
Mutlu olabilirdim ama olamadım. Kendisine parayı nasıl temin ettiğini soramazdım ama evlilik alyanslarını sattığını görebiliyordum. Akşama doğru babam bize parmaklarımızı bile yiyeceğimiz bir et ziyafeti hazırlayacağını söyleyip, mutfağa girdi. Titiz biriydi. Ortalığı dağıtmadan yemek yapıyordu. Sofraya oturduğumuzda telefon çaldı. Babam lokması dahi yutmadan cevap vermeye kalkmıştı. Bu yüzden hepimiz O'nun tekrar sofraya dönmesini bekliyorduk. Babam bir yandan saçlarını elleriyle düzeltiyor, diğer yandan da telefonda ki şahısla kısık sesle konuşuyordu, iç güdüsel olarak sofradan kalkıp, alelacele ayakkabılarımı giydim ve kardeşimi yanıma alarak kapıda beklemeye koyuldum. Çünkü bu gece yine bir kaçış günüydü... biliyordum. Babam telefonu kapattıktan hemen sonra Oral Çelik'e dönerek:
"Bu gece bize rahat yok, çıkalım gardaş."dedi.
Kokusu bütün eve yayılmış et ziyafetimiz başlamadan bitmişti.
"Hasan neler oluyor?" diyen annemin gözleri de dolmuştu.
"Meral benimle ya da bensiz bu ailenin devranı dönecek. Olur da... Benim gözüm arkada kalmayacağından eminim. Allah'a emanet olun."
Dile kolaydı bunları demek babacığım.
Babam evden çıkmadan evvel, anneme biraz daha dayanmamız gerektiğini söylemişti. Bizleri bu seyyar hayat tarzına kendisiyle birlikte sürüklediği için rahatsız olduğu her halinden belli oluyordu. Ancak yapacak başka bir şey de yoktu ki. Annemle Türkiye'ye dönsek kimin yanında kalacaktık.
Asansörü kullanmaya gerek duymadan, yangın merdivenlerinden normal şartlar altında üç hafta sonra görüşmek üzere indiler. Annem ağlıyordu ama isyan etmiyordu. Babam gittikten bir kaç dakika sonra biz de evden ayrıldık. Ertesi gün de evimizi boşaltmaya başladık. Odalarda toplanmış valizler, yakılan birkaç dosyanın külleri ve yeni pasaportlarımız vardı. Kaçıncı isim, kaçıncı ev değişikliği yaptığımızı hatırlamıyordum.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com