| RENKLİ DÜNYALAR (!)
Babam, bizi yurtdışına aldırmadan evvel Interpol (4 Mart 1982 tarihinde) hakkında tutuklama kararı çıkarmıştı. Babamın bıyıksız resimlerinin altına "tehlikeli şahıs" da yazmışlardı! Babamın tehlikeli görülmesi acaba ASALA faaliyetlerinde bulunması dolayısıyla mıydı yoksa... Yoksası yoktu!
Yeni bir eve taşınmıştık. Bu ani taşınmalar bazen sabahı başka bir yerde, akşamı başka bir yerde görmemize sebep oluyordu. Buranın özelliği de banyo ve tuvaletin olmayışıydı: apartman sakinleriyle dışarıda bulunan lavaboları kullanıyorduk. Düzen yok, huzur yok, umut yok. Paramız da fazla yoktu. Ancak karnımızı doyurabilecek bir lükse sahiptik. Ama bu her zaman için geçerli değildi. Özellikle de banyosuz evde kaldığım dönemlerde maddi açıdan büyük zorluklara maruz kalmıştık. Hatta bir keresinde annem karnımızın acıkmış olabileceğini düşünüp mutfağa girmiş, fazla oyalandığı için kardeşimle uyuya kalmıştık. Ağlama sesleri ile uyandığımda, boş tencerelerin bizi saatlerdir kandırdığım, annemi de ağlattığım görmüştüm. Sonra da kendimi göstermeden mutfaktan çıkmıştım. Elbette ki bu sonuncusu olmayacaktı. O akşam babam ve arkadaşları eve geldiğinde, hepsinin midesinden benimkine benzer sesler geliyordu. Yemek vakti çoktan geçmişti geçmesine ama ortada ne sofra ne de yemek vardı. Bu durumdan rahatsız olan babam, anneme ne yapacağız dercesine bakıyordu. Babam onları izlediğimi fark edince teşbihini öyle hızlı çevirmeye başladı ki, Kasım ağabeyim oluşan kötü atıııosferi yumuşatmak için "yenge bugünün mönüsünde pirzola istemem" diyerek zorla da olsa hepimizi güldürmüştü.
Yine aynı tarihlerde koltukların üstünde zıplarken parlayan bir şeyler görmüştüm. Merakımdan biraz daha incelediğimde gözlerime inanamadım: bir sürü bozuk para vardı. Bir müddet düşündükten sonra anladım ki bu hoş olay mucize değildi. Koltuğumuzun altı delikti ve oturanın içine fazla gömülmesiyle paralar orada birikmişti. Babama sürpriz yapmak üzere sakladığım paraları bir süre için vermemeye karar verdim. Çünkü bir arkadaşı öldürülmüştü ve sinirleri gergindi. Uygun bulduğum bir akşam, babamın boynuna sarılıp, yanağını öptüm ve kavanoza koyduğum paraları O'na uzattım. Bana baktı, gözlerinden bir çok şey anlamıştım ama verilecek tek cevap O'na tekrar sarılmaktı. Sonra da, paranın mazisini anlattım. Yatma saati geldiğinde babamın gözleri yorgunluktan kapanmıştı bile. Ertesi sabah mucize paralar sayesinde ailemize katılan ağabeylerimizle kahvaltıya oturduk. Babam, küçük lokmalar almasına rağmen zor yutkunuyordu. Hepimizi teker teker süzerken, yüzünde acı tatlı bir ifade oluşmuştu. Bir sonra ki adres değişikliğinde sadece ev değil, şehir de değiştirecektik. Bu kez Paris'in o itici havasından uzaklaştık. Hu güzeldi. Yeni istikamet Poitiers şehrinde ki La Sable sitesiydi. Bizimle birlikte Oral Çelik'in yanı sıra Kasım Koçak gibi kişiler de gelmişti. Sanırım en güzel günlerimizi o evde yaşadık. Kocaman bir siteydi burası. Altı yedi katlı apartmanların bulunduğu bu sitenin çevresi ağaçlarla çevriliydi. Mazbut bir evimiz vardı. Giriş katında oturduğumuz için dairemizin içi ışık almıyordu ancak bu loş görüntüsü hoşuma gidiyordu. Babam, annem, kardeşim ve ben yayları fırlamış aynı yatağı paylaşıyorduk. Yine de herşey göze güzel, kulağa hoş geliyordu. Babamın arkadaşları ise mutfakta yatıyorlardı.
İSTİHBARATÇILAR EVİNİZDE
Çatli ailesi La Sable sitesindeyken, Fransız istihbaratçıları evlerine gelmişti. Çatlı, ailesinden odadan çıkmamalarını isteyip, gelen kişileri mutfağa almıştı. Gergin bir ortam vardı.
Abdullah Çatlı: "Neden geldiniz! Ailemi rahatsız ediyorsunuz!"
Şef görünümlü Fransız istihbaratçı: "Bakın Abdullah Bey, bizim isteklerimiz..."
Abdullah Çatlı: "Bana ismimle hitab edin!"
Aynı kişi: "Sizin için bir sakıncası olacağına sanmıyorum. Unutmayın ki Çelik, Papa davası dolayısıyla tehdit altında, Çatlı ismi de Türkiye'den aranıyor. Üstelik ülkemizde kalmanız için oturum izniniz de yok. Yani gerçek isminizle. Sahte kimlikle dolaşıyorsunuz ve son olaylara gelince..."
Tehditkar imalar kullanan kişiye sinirlenen Çatlı, elinde ki sigara paketini masaya doğru fırlatıp, çayından birkaç yudum aldı. Ayağa kalkıp camın önüne geçti:
"Böyle bir işe kalkışacağınızı zannetmiyorum. O zaman bize de, Papa davası dolayısıyla planladıklarınızı anlatmamıza fırsat doğacak." dedi.
Yaşlı istihbaratçı birkaç kez öksürdü ve diğerlerine bir şeyler fısıldadı. Beş sigarayı peş peşe içmişti. Yenisini yakmak üzere Çatlı'dan ateş istedi. Beklediği cevabı alamamıştı.
Oral Çelik: (Alay eder bir ses tonuyla) "Siz istihbaratçı falan değilsiniz. Söylediklerinizi cümle alem biliyor. Ama bizlerde, hiç de iç açıcı olmayan bilgiler mevcut."
Aralarından biri: "Ama aranan biz değiliz."
Abdullah Çatlı: "Ortada ödenecek bir bedel varsa, biz birkaç kişi ile onu öderiz. Ancak sizleri ve bütün birimlerinizi yakarım!"
istihbaratçı Çatlı'nm yere fırlattığı çakmağı eğilip yerden alırken, belli belirsiz cümlelerin arasında: "Bu bir tehdit mi?" dedi.
Oral Çelik: "Nasıl kabul edersen!"
Bir istihbaratçı: "Ancak beyler, siz de tahmin ediyorsunuz ki söyledikleriniz sakıncalı işler. Bu düşünceniz ve olayda bize yardımcı olmamanız size pahalıya mal olabilir."
Abdullah Çatlı: "Ben ne istismarcı, ne şamar oğlanı, ne de kapı kuluyum. Papa, teklifinizin boyutları benim prensiplerime aykırı. Daha fazla irdelemenizin bir faydası yok. Bu teklifiniz kişilerden ziyade Türkiye'nin imajını sarsacak. Yanlış kişilere geldiniz. Gidin para karşılığında satın alabileceklerinizle ne halt ediyorsanız edin. Yanlız bize karşı olan düşüncelerinizden ötürü eğer yalancı şahitler tutup, Bedri'yi (Oral Çelik'i kast ediyor) hatta belki de beni bu senaryoya kilit adam gibi dahil ederseniz, hangi koşullarda olursam olayım eninde sonunda sizleri rahatsız edecek ifadeler kullanırım. Bunu da unutmayın."
Birkaç gün sonra...
La Sable sitesinden bir başka eve taşınmak üzere ayrılmışdık. Aynı kasabadaydık ama bu sefer ki ev daha genişti. Babamın bir dostu burayı bizim için ayarlamıştı. Hatta babam, yıllardır hasretini çektiğim okul sevdasına son vererek kardeşimle beni Alphonse Daudet ilk okuluna, Kurtoğlu kimliği ile kayıt ettirmişti. Fransız devletinin velilere yüklediği maddi bir tasa olmadığı ve okul ihtiyaçlarının çoğu belediye tarafından karşılandığı için okula başlamamızın maddi bir sorunu yoktu. Hatta annem, babam ve Oral Çelik bir fakültenin dil kursuna dahi yazılmışlardı. Bir zamanlar babamın, ASALA dosyasını incelemesini, ders çalıştığını sandığım komik durum artık gerçek olmuştu. Babamın da benim gibi kalemi, silgisi ve defteri vardı. Bazen babamın kalemlerini O'na söylemeden alır ve kendi çantama gizlice koyardım.
ilerleyen günlerde babamın dostlarının çoğu Poitiers'ye yerleşti. Orada ki Türklerin desteği ile babamlar Türk Derneği Lokalini açtılar. Orada seminerler, Türkçe eğitim ve dini dersler işleniyordu. Türk ailelerinin toplandığı bu lokal çevredeki ırkçı Fransızların dikkatini çekse de, babam bizi her hafta sonu oraya götürüyordu. Bazen lokal çıkışı havuza da gidiyorduk. Fransa'da bu tür sosyal faaliyetler Belediyeden indirim kartı alındığı sürece neredeyse bedavaya geliyordu
TÜRKİYE'YE DÖNÜYORUZ...
Yıl 1983 ve Askeri Yönetim halen Türkiye'nin başında. Ailece Yeşilköy havalimanmdayız. Yani birden bire elveda ettirildiğimiz ve hayatımızın kararmasına ilk şahit olan memleketimizde. Bu dönüş kısa bir süre için olsa da babamın yüz yüze görüşmek zorunda olduğu kişiler varmış. Bu yüzden buradayız. Bizleri karşılamaya gelen amcaların ikisi kapıda bulunmak üzere, üçü polis kontrol odasında konuşuyorlardı. Babam tanımadığım amcalarla tokalaşıp öpüştü. Aralarındaki en olgun görünümlüsü Selcen'le beni sevdi. Fakat canımızı da bir hayli acıtmıştı. Sonra pasaportlarımızı aldı ve hiçbir işlem yaptırmadan havalimanından bizi çıkardı. Dışarıda bizi üç araba bekliyordu. Yolda giderken Türkiye'min ışıkları, henüz anlamadığım bir öykü mırıldanıyordu. Ağlamalı mı yoksa gülmeli mi bilmiyordum. Ben ki yurttan ayrılırken elveda çekmiştim sırlarımı paylaştığım dostum Reyhan'a, ben ki kırmızı papuçlarımı mahallenin yoksul kızına verirken bilmiyordum ki bir daha onlardan tekrar giyecek imkanımızın olamayacağını, ben ki... Artık buradaydık. Bu bir rüya değildi.
Mahmut amcaların evine geçmiştik. Dedemler henüz istanbul'a gelmedikleri için babamlar çaylarını içip sohbet ediyorlardı. Bizi havaalanında karşılayan amca ise beni sevmeye yelteniyordu.
Kısık sesle: "Baba o amca yanağımı çok sıkıyor." dedim. Babam hafif gülümseyerek "Gökçen'im o amca asker." dedi. Asker ismini ilk olarak bundan üç yıl önce ihtilal zamanında duymuştum. Kıyak üniformalı, dev panzerli kişilerdi onlar. Bir saat sonra dedemler geldiğinde yanağımı severek kızartan amca aradığı fırsatı buldu ve sevinçten ne yapacağını şaşırdığını söyleyerek tüm gücüyle babamı kucakladı. Askerler vatanını seven ve bu uğurda mücadele edenleri belli ki çok seviyorlardı. Babama bu denli düşkün oluşları muhtemelen O'-nun vatanperverliğinden kaynaklanıyordu.
Memlekette bir hafta kaldıktan sonra Fransa'ya geri döndük.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|