ELVEDA MEMLEKET MERHABA HÜZÜN

O yıllarda, Nevşehir'deki evimizin bulunduğu sokağın ismi Bozkurt'tu. Bunun babamın görüşü ile bir alakası yoktu. Sadece bir tesadüften ibaretti. Zaten babam, fanatik tabulara sıkışmış ülkücüler gibi değildi. Son derece çağdaş bir beyefendi idi.
Altı yaşına kadar nazlı büyütülmüştüm. Dedemin maddi olanakları yerinde olduğundan da hiçbirşeyim eksik değildi. Gardrobumda renk renk kıyafetler, esnaftan istediğim zaman alabileceğim sınırsız şekerleme, her arzusu anında yerine getirilen bir çocukluk devresi geçirmiştim. Hergün ahşılageldiği üzere, fazla hareketli olduğum için babaannem benim peşimde dolanıyor, ben de arkadaşlarımla sokağımızda oyun oynuyordum. Derken annem ikimizi, heyecanla eve çağırdı. Babamdan bir mektup gelmişti ve yanına aldırmaktan bahsediyordu. Hem de yurt dışına! Ne sevindim, ne de ağladım. Doğduğum ve çocukluk yıllarımın ilk anılarını yaşadığım bu küçük ve sadece ufak tefek sorunlarıyla var olan bu yerden ayrılmak beni korkutuyordu. Çocuktum ama ayrılığın, hasretin acı verdiğini biliyordum. Ailem, mahalledeki arkadaşlarım, hediyeler dağıtan Almancı Bayram, her yağmur sonrası solucan avları, kavgayla biten saklambaçlar... Ne acı ki o mahallenin huzurunu başka hiçbir yerde bulamayacaktım. Bunları ancak çocukluğunu sadece bir yerde, yani benim için Nevşehir'de yaşayan ve bir daha hiç yaşayamayacak olan bir çocuk anlar. Elveda Nevşehir ve en önemlisi elveda çocukluğum. Seni bir daha hiç yaşayamayacağım. Henüz çocuk olmama rağmen. Çünkü çok yakında, ailemizi yurtdışında bekleyen onca entrika arasında çocukluğumu rafa kaldırmak zorunda kalacak ve karanlık dünyalardaki büyüklerin ihanetiyle tanışacaktım.
istanbul Havalimanı Saat 14:00 12 Eylül 1982...
Babamın bu mektubundan sonra önce ikinci anneannemin (dedem iki evlilik yapmıştı) evine, Yalova'ya gittik. Burada iki ay kaldıktan sonra yurtdışına çıkışımız kesinlik kazandı. Neye doğru sürüklendiğimizi bilmeden, yurtdışı deneyimimiz olmadan... ileri ki safhalarda anlatacağım üzere koca bir bilinmeze sürüklenecek ve babamın dahi önüne geçemeyeceği sefil yıllardan geçecektik.
Belki de yurtdışına çıkışımız bazılarına göre yanlış gelebilir ancak o dönemde yapılacak daha parlak bir seçeneğimiz yoktu. Nevşehir'deki olanaklar, çocuk aklıma göre hoş olabilirdi ama işin aslı öyle değildi ve farklı sorunlar mevcuttu! Yurtdışına çıkışımız, babamın ve annemin haklı istekleri üzerine alınmış son derece doğru bir karardı sadece.
Gidiş günü babamın arkadaşları bizi Yalova'daki evden alıp havalimanına götürdü. Bizi uğurlayanlar, anneme yine mangal yürekli yenge demişlerdi. Bunun sebebi belki de bize ait olmayan pasaportlarla, yurt dışına çıkışımızdan kaynaklanıyordu. Aslında annemin daha evvelden pasaport için müracaat ettiğini duymuştum ama yetkili merciiler bu isteği sakıncalı bulmuş ve reddetmişlerdi. Bazı iyi niyetli yetkili merciilere göre, annemin yurtdışına çıkışını takip edenler olabileceğinden, babamın yakalanacağını düşünüyorlardı. Ancak babam kısa bir süre sonra gerekli olan evrakları ayarlamış ve pasaportları temiz elden anneme ulaştırmıştı. Gelen pasaportlarla da, hiçbir engel çıkmaksızın rahat bir şekilde uçağa binmemiz sağlandı ve Viyana Havaalanına indik. Bizi karşılamaya gelen başka kişilerce Viyana'dan sonra bir sürü yere uğradık. Bu
uzun yolculuk günlerinde babamın tanıdığı ailelerin evlerinde kaldık. Son durak babamdı ve O'nun yanına karayolu ile ği-dilmes1 uygun bulunmuştu. Yol boyunca arabayı kullanan kişi annemle derin bir sohbete dalmış, Selcen ise tanımadığı babamıza hoş görünmek için saçını taramaya çalışıyordu. En sonunda arabamız bir gece vakti isviçre'nin bir şehrinde durdu. Sokaklarda kimse yoktu. Şoför ağabeyin dediğine göre babamla, karşıda ki tren istasyonunun önünde buluşacaktık. Çok geçmeden babam göründü. Elleri cebinde, yüzünde ise büyük bir gülümseme vardı. Sevincin yarattığı şaşkınlıktan birimiz camdan, diğerimiz başımızı sağa sola çarparak arabadan çıktık ve birbirimizi sıkıca kucakladık. Biraz öfke ve biraz kederle. Kaybedecek zamanımız olmadığı için ailece trene bindik. Selcen babamı tanımamıştı. Hiçbirimize sarılmasını istemiyor, sakıncalı olduğu halde yaygarayı koparıyordu. Ağlanacak halimize babamlar gülmüştü.
Yurt dışında yaşamaya başladığımız ilk günlerde tam olarak ne tür bir hayat yaşamaya başladığımızın farkında değildik. Babama yeni kavuşmanın sarhoşluğu ile başımıza üşüşen kara bulutları göremeyecek kadar şaşkındık. Sürekli hem ev hem de ülke değiştiriyorduk. Bu yüzden ancak bir kaç hafta sonra bize tamamiyle yabancı olan tuhaf ülkelerde bir bilinmezin içinde olduğumuzu anlayabilmiştik. Memleketten mecburen uzak olmak zordu. Yabancı ülkelerde yabancı olmak ise çok zor.
Genelde bekar evlerinde kalıyorduk. Yani tek odalı ve vasat durumda olan yerlerde. Maddi açıdan da rahat sayılmazdık ama bu durum çok fazla önemli değildi. Ailemizin etrafında babamın dostları adeta bir sevgi ve koruma halesi oluşturmuşlardı. Bu kişilerle birlikte kocaman bir aileyi andırıyorduk.

FARELİ EV

Paris, Aralık ayı...
bambaşka hayallerle gittiğimiz yurtdışı, bir kabustu. Süregelen kasvetli günler, bu kez taşındığımız tek odalı evin dört duvarı arasında geçiyordu. Dairemize yayılmış olan lağım kokusu, midemi bulandırdığı için kendimi evin dışındaki pis ve uzun koridora attım. Merdivenlere oturmuş heyecanla babanım eve dönüşünü bekliyordum ki kocaman farelerin basamaklara hızla tırmandığını gördüm. Şişman bir kedi büyüklüğündeydiler. Isırırlar korkusuyla dairemize koştum ve onları izlemeye koyuldum. Bazen uzaktan da olsa Sekenle üzerlerine su dökerdik. Ama bunlar evcilleşmiş gibiydiler ve bizden
korkmalarını beklerken aksini yapıyorlardı. Böylece her gün o kapı aralığında var olan can sıkıntımızı fareleri seyrederek gidermiş oluyorduk. Buraya "fareli ev" demeliydim. Bunalımlı, kasvetli, sıkıcı, kapkara ve kocaman fareli...
Taşınmak zorunda kaldığımız bütün evleri kitabımda ele almam mümkün değil ama çok yer değiştirmiştik. Bu gibi nedenlerle, yurtdışında ki hayatımızda öfke ile tanıştım. O eski güzel günlerimize neler olmuştu da geri dönemiyorduk! Selcen'le ben çocukluğumuzu, babamla annem de gençliklerini unutalı uzun zaman olmuştu. Hayat çok kötüydü.
Bir sabah uyandığımızda yatağımızda hatta yastığın üstünde siyah ve yuvarlak hatlı birşeyler annemin dikkatini çekti. Hepimiz bu şeyin etrafına toplanmış, babamın bir açıklama getirmesini bekliyorduk. Babam, kardeşimle bana bu iğrenç küçük şeylere dokunmamamızı söyleyerek annemin kulağına:
"Apartmanda da var bunlardan. Demek ki evin içine de girmişler. Meral farelerden korkar mısın?" demesine kalmadan annem çığlık atıp, odada dönmeye başladı. Kardeşimle ben, neler olduğunu anlamasakta babamın kucağına çıkmıştık. Babam, annemin bu halini komik bulmuş olacak ve ona şaka yapmak istemişti ki:
"Aman Meral dikkat et tam arkandalar." dedi.
Annem gerçekten çok korkmuştu. Bunun üzerine o gün babama küs kaldı. Hem de ciddi ciddi.
Kardeşimle ben bunları daha önceden apartmanda gördüğümüz için o kadar şaşırmamıştık ama yine de kedi büyüklüğünde ki bu farelerden korkuyoruk. Annemin babama küstüğü gün, babam evde fare avına çıktı. Önce bunların nereden girmiş olabileceklerini buldu. Annem çok titiz bir kadın olduğundan buraya taşınmamızla birlikte evi neredeyse kazırcasına temizlemiş ve mutfak dolabının dibinde bulduğu boş konserve kutularım çöpe atmıştı. Farelerde konserve kutularının engellediği bir delikten evimize girmişlerdi. O akşam ve ondan sonra ki akşamlar babam biz uyurken nöbet tutmuş ve farelerin yatağımıza kadar gelmemelerini sağlamıştı.
Yurtdışında firari bir hayat yaşamak zorunda olan ailelerin hemen hemen hepsi bizim durumumuzdaydı. Yani maddi tasalan olan, kısıtlı bir hayattan ibaret sıkıntılı bir gelecek, dev bir yalnızlık... Fakat ileri ki safhalarda da anlatacağım üzere maruz kalacağımız sıkıntılar babam başımızda olduğu sürece bizi çok fazla rahatsız etmiyordu. Çünkü O'nun varlığı bize yoğun bir manevi destek sağlıyordu. Zaten maddi olanaksızlıkları düşünüp dert etmek kadar bir lüksümüz de yoktu. Çünkü esas olarak başımızda ki en büyük sorun seyyar yaşamaktı. Sürekli olarak ev değiştiriyorduk. Sabit bir adresimiz yoktu. Taşındığımız yerlerde kardeşimle birlikte yaşıtlarımızla arkadaşlık kurmamız için ne yeteri kadar zaman ne de firar hayatımızın şart koştuğu "tedbir" buna olanak tanıyordu. Babamın büyük bir isteği vardı: Bize sorun çıkarmayacağından emin olduğu kimliklere kavuşur kavuşmaz bizim de bir hayatımız olacaktı. Belki kendi kendimizi kandırıyorduk ama bunu duymak da bir şeydi.

KILLI EV

Gökçen...Gökçen uyan kızım gidiyoruz!" Babamın bu gece vaktinde neden hepimizi uyandırdığını ve nereye gittiğimizi anlamaya çalışırken, O telaşlı bir sesle:
"Korkma yavrum. Anlıyorsun değil mi?" dedi.
Bu bilmem kaçıncı korkmamam gereken yeni durum karşısında omuz silkip, dudaklarımı büzdüm. Babam benim bu hallerime alışık olduğundan yüz hatlarını yumuşattı ve açıklama getirmeden derhal çıkmamız gerektiğini söyledi. Toparlayabildiğimiz kadar kıyafet alıp, evden ayrıldık. Babam beni sırtına almış, annemin de elinden tutuyordu. Seken ise arkadan gelen ağabeylerin kucağında ağlıyordu. Sabah olduğunda bir kafeteryaya girdik ve babamın telefonla aradığı, Nanterre'den gelecek birini beklemeye koyulduk.
Birkaç saat sonra da yeni evimize belki de bir gece vakti yine apar topar kaçmak üzere girdik. Eğer sorumlu olduğu bizler yanında olmasaydık, babam kaçmazdı. O adam gibi bir adamdı. Burası fareli evi özletecek kadar pis ve küçüktü. Bekar evi oluşu yere dökülmüş olan saç tellerinden, odaya yayılmış olan rutubet kokusundan, duvara yapışmış pisliklerden, kırık mobilyalara söndürülmüş sigara izmaritlerinden ve daha sayabileceğim birçok sebepten belli oluyordu. Evin iğrençliği hakkında babam ufak bir tebessüm ederek "Meral kıllardan kazak örülebilir" deyince burayı da kıllı ev olarak adlandırmaya karar verdim.
Kıllı evde kaldığımız bu sıkıcı ve kasvetli geçen günleri camdan dışarıya doğru sarkıp, avazım çıktığı kadar şarkı soyleyerek geçirmeye başlamıştım. Ancak kısa bir zaman sonra buna yasak getirildi. Geçerli bir sebebi vardı: dikkat çekmemek! Bende babamı üzmemek için sessizce camın arkasından dışarıyı izlemeye başladım. Bazen hayalimde canlandırdığım arkadaşlarımla konuşuyordum. Babamın bu halime üzüldüğünü anladığım an, sıkıntımı belli edecek her şeyi içime attım. Fakat camdan dışarıyı izlerken dikkatimi çeken öğrencileri, bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Kaçak oluşumuzdan şimdilik okumam imkansızdı ama ben yine de okul sevdasıyla yanıp tutuşuyordum. Hem de ne yanıp tutuşma. Bunun üzerine bir sabah en güzel elbiselerimi giyinip, uyumakta olan babamlara haber vermeden evden çıkmak üzere hazırlığımı yapmaya karar verdim. Masanın üstünde ilk defa gördüğüm kalın defteri de yanıma alıp, kalem, silgi ve en önemlisi heyecan beraberce yola çıktık. Merdivenlerden inerken Fransız madamlarla karşılaşmıştım. Babam, bana Fransızcayı öğretmeye başlamıştı fakat dillerini henüz tam olarak bilmediğim için bana ne söylemek istediklerini anlamıyor, sadece gülümsemekle yetiniyordum. Sanırım okula gitmeme kafalarını sallayarak onay veriyor, geç kaldığım için saati gösterip acele etmemi istiyor, el kol hareketleri yapıyorlardı. Bunun üzerine sanki gerçekten öğrenciy-mişim gibi kocaman adımlarla basamakları atladım ve caddeye çıkan demir kapıyı açıp kalabalığın içine karıştım.
Camdan dışarıya baktığımda öğrencilerin gittiği yolu titizlikle izlemiştim ama tek başıma oluşumun heyecan ve korkusu zihnimi bulandırmıştı ve sokaklara rasgele sapmıştım. Okul yolunu şaşırınca bir apartman taşına oturup ağlamaya başladım. Bende her çocuk gibi ağlamanın kerametine inanıyordum. Bu halim, geçenlerin dikkatini çekmiş olacak ki sokakta trafiğin akışını sağlayan polise haber vermeye koştular. O dönemlerde polislerden mi yoksa karanlık dünyaların adamlarından mı daha çok sakınmamız gerektiğini bilmediğim için, yakalandığımızı düşünüp var gücümle geldiğim yollardan tekrar eve doğru koştum. Apartmanımızı bulmak kaybolmaktan daha kolay olmuştu ama fena korkmuştum. Merdivenleri çıkarken telaşımdan birine çarptım. Elimde ki herşey etrafa saçılmıştı. Başımı kaldırdığımda:
"Hayırdır nereden geliyorsun Sultan hanım?" diyerek babam beni kucağına aldı. Belli ki uyandığında evde olmadığımı fark etmişti. Kızmıştı. Kaşları çatıktı.
"Canım sıkıldı okula gidecektim babacığım."
"Anladım... Peki neden ağlıyorsun?"
"Polis arkamdan koşup, düdük çaldı. Ama ben birşey yapmadım."
"Sana bir şey olmadığına göre önce göz yaşlarını silelim." dedi ve elimde sıkıca tuttuğum defteri aldı. Göz ucuyla yarı resimli, yarı krokili sayfaları elden geçirdi. Babam benden birşeyler saklamak istercesine defterini yeniden düzene soktu.
"Gökçen bu defteri gören oldu mu?" derken biraz daha kızgın, biraz daha telaşlı görünüyordu.
"Evet babacığım çünkü o benim okul defterim." dedim ve o günü babamın bana sorduğu garip sorularla geçirdim.
Feci günün ertesinde, babamı benim defterimde ki sayfaları okurken buldum. Hem bana defterim olduğu için kızıyor, hem de kendi çalışıyordu.
"Ben sana küsmüştüm ama artık barıştım çünkü çok komiksin." "Neden?"
"Ama babalar ders çalışmaz ki." dedim gülerek. O da saçlarımı okşayıp:
"Bazen çalışırlar ama bu ders değil. Hem neden bana küsecekmişsin ki?" dedi ve büyük titizlikle bir şeyler yazdı, bir şeyler okudu, bir şeyler çizdi.
O gün, babamın söylediklerine hiçbir anlam verememiş hatta sahiplendiğim okul defterim aldığı için O'na kızmıştım. Ama yaşım ilerlediğinde anladım ki o benim defterim değil, babamın dosyası. Babam ders çalışmıyor, hizmet veriyor ve bu herhangi bir hizmet değil milli bir mücadele. Babam ASALA'ya karşı mücadele etmeye biz henüz Türkiyedeyken başlamıştı.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com