| ÇATLI'NIN HATALI "TANIDIK" (!) iLiŞKiLERi
Sokaktan yeni dönmüş, gömleğimin yakasına yapışan sakızı annem görmeden çıkarmaya çalışıyorum. Annemle baba annem, babamdan söz ediyorlardı. Dediklerine göre O çok farklı biriydi. Zaten bende aynı fikirdeyim. Diğer babalar canlarından bezmişti ve hep öfkeliydiler. Hatta bazen dedikodu bile yapıyorlardı. Babam ise insanların arkasından konuşmaktansa söylenecekleri yüze vurmanın daha akılcı olduğunu söylerdi. Bunları düşünürken babamı çok özlediğimi ve O'nsuz yapamayacağımdan korktuğumu hatırladım. Ama bu günkü tek umudum asker ağabeylerin bir kez olsun baskın yapmamalarıydı. Onlar genelde uygunsuz günlerde gelirlerdi. Bir gece yarısı muhtemelen uyumaktayken beni dürterlerdi. Hem ürperti, hem de ismini koyamayacağım bir şeyler hissederdim. Yorganımın altına kıvrılmayı ve onlar gidene dek uyuyor numarasını yapmak isterdim. Ama ne mümkün, mum gibi dikilip evde olmayan babamı ararlardı. Hem de her defasında, hiç usanmadan. Aslında bazen çekindikleri de olurdu. Bu yüzden sobalı evimizde, gecenin bir yarısı olduğu için omuzlarıma bir mont verirlerdi. Ben onları severdim çünkü babam askersiz millet olmaz derdi ama bir o kadar da kızardım.
Babamın, yurt dışında olduğuna inanmadıkları için dedem babamın gönderdiği en son yurtdışı mühürlü mektubunu onlara verirdi. Her şeye rağmen yine cevabı bilinmeyen sorular yöneltirlerdi. Hatta bana, babamın resmini gösterip en son nerede ve ne zaman gördüğümü, yanında kimlerin olduğunu so-
rarlardı. Anlamsızca bakar, ellerimle ağzımı kapar, başımı sallardım. Deli gibi yani.
Dedem dayanıklı adamdı. Zeki Çatlı ise yani babamın kardeşlerinden biri, Mehmet Ali Ağca'ya yataklık ettiği ve sahte pasaport verdiği suçlamalarından dolayı Konya Sıkıyönetim Mahkemesinde (1981'de) 18 ay hapis cezasıyla kurtulmuştu. Hücre arkadaşlarının dedikodularına göre, bu kişi savcılığa en olmadık zamanlarda, en olmadık konular hakkında bilgi vermek ve özel konular hakkında yorum yapmakla suçlanıyordu. Söylentilere göre "beş parmağın beşi bir olmadığından bunlar olağan şeylerdi." Bunların olurluğu veya olmazlığı o dönemlerde beni ilgilendirmiyordu. Açıkçası bunlara inanmak istemiyordum.
Derken telefon çaldı. Arayan babamdı. Annem: "Hayırdır Hasan sesin iyi değil." Babam: "Ağca... deli adam yakalandı. Papa'yı vurmuş!" Annem: "Eyvah! O, ne yaptığını sanıyor." Babam: "Aynı şehirdeydik. Arada bir telefonla arıyordu. Bu durumdan şüphelenmedim değil ama... Ne yaptığım bilmiyor. Onun sağı solu belli olmaz. Bunun yüzünden burada kurduğum düzeni de bozmak zorunda kaldım. Anlayacağın bizim de durumumuz pek iyi değil."
Babam endişelenmekte haklıydı. Çünkü ileride, yabancı ülkelerin gizli servisleri, Çelik ile kendisine Papa konusunda işbirliği teklifinde bulunacak ve kabul ettikleri taktirde tanık sıfatında mahkeme huzurunda ifadelerine başvurmak isteyereklerdi. Ancak işbirliği reddedilecek ve bizimde şahit olduğumuz kadarıyla babam bunların işine gelmeyen açıklamalarda bulunacaktı. Babamın bu kararı işlerine gelmediğinden, O büyük zorluklara maruz kalacaktı.
Yurtdışına çıkan ülkücülerin her biri başka bir yöne dağılmaktan ziyade, genelde bir arada bulunur, herkes birbirini yakından tammasa dahi, içlerinden biri birdiğerini tanıdığı için herkes aynı arkadaş grubuna dahil edilirdi. Fakat bu durum, birbirlerinin özel işlerine yahut ilişkilerine burun sokmalarını, hesap sormalarını, engel olmalarını gerektirmiyordu. Çünkü herkes yurtdışında hayat mücadelesi veriyordu. Bazıları tekstil sektöründe normal bir işçi olarak çalışmaya başlamış, bazıları bunun için gerekli olan evrakları tamamlayamadığı ya da hiçbir gelirleri olmadığından maddi ihtiyaçtan uyuşturucu pazarına ister istemez adım atmışlardı. Dediğim gibi çoğu ülkücü bir arada bulunur fakat "özel hayatlar özelde' kalırdı. Hatta bazılarının girdiği bu karanlık dünya, diğerlerinden gizli yürütülürdü. Çünkü bulundukları bu yanlış oluşumdan rahatsız olurlar ve bunu kamufle etme çabalarına girerlerdi.
Türkiye'den yurtdışına firar eden ister sağ ister sol görüşlü kişilerin itildikleri bu çirkin durum aslında tartışmaya çok açık. Bazıları bunu maddi ihtiyaçtan, bazıları bunu ün yapmak için, bazıları ise farkına varmadan bu oluşumun içinde kendilerini buluyorlardı. Kitabın içeriğini alakadar eden konu da bu sonuncusuydu. Çatlı'nın, tanıdık çevresinden bazıları bu uyuşturucu ticaretine gizli kapaklı adım atmışlardı. O'nun gibi diğerleri de, bunlarla dönem dönem görüştüklerinden, beraber hareket ettikleri intibasını yaratabiliyordu. Belki de
hala oluşturmakta. Ancak bu durum aynı çatı altında farklı hayatlardan ibaretti. Çünkü dediğim gibi herbirinin izlediği yol birbirinden farklıydı. Ancak ileriki aşamalarda açıklayacağım üzere Çatlı bundan zararlı çıkacaktı. Abdullah Çatlı'nın hayatındaki hatalardan biri de, bazı tanıdıkların karanlık bir çevre içerisinde olmaları sonucu O'na ister istemez büyük zararları dokunabileceği gerçeğine inanmamasıydı. Kendisi bu konuda hatalıydı. Herkese bir yere kadar güvenilir, bir yere kadar beraber hareket edilirdi. Birliktelik, karanlık dünyalar işin içine girince bitmeliydi. Her ne kadar Türkiye'deki- seviyeli ve temiz ahbaplık buna engel teşkil etse dahi! Hatta daha açık konuşmak gerekirse Çatlı, tanıdıklarından ziyade arkadaşlarına ve özellikle de dostlarına gereğinden fazla dostluk yapıyordu. Belkide bir tek bu konuda ailesi O'na sitem etmekte haklılardı. Ama peşindekiler O'nu rahat bırakmıyorlardı ki! Başları sıkışınca Çatlı'dan medet talep edenler çok fazlaydı. Çok!
Mehmet Şener, 22 Şubat 1982 tarihinde evrak kontrolünde sahte pasaportunun ortaya çıkması sonucu Zürih polisince göz altına alınmıştı. Beraberinde, Oral Çelik ve Abdullah Çatlı da bulunuyordu. Polis, Şener'in konumundan şüphelendiği için Çatlı ve Çelik'in kimliklerini incelemeye almıştı. Kimlikler kendi adlarına çıkmayınca da gözaltına alınmışlardı. Yukarıda bahsettiğim gibi Çatlı'nın çevresinde bulunan bazı kişile¬rin özel seçimleri, O'nun başını ağrıtacak negatif bir oluşumdu. Oysa Çatlı'nın "tanıdıklara" karşı daha çok mesafeli olması gerekirdi.
Çatlı ile Çelik geçici olarak tutukevine gönderilirken, Mehmet Şener daha önceden bildirilmiş uyuşturucu suçundan aranmakta olduğu için onun işi daha karmaşık bir vaziyetteydi. Kendisi, cezaevine gönderilmişti.
Çatlı hakkında düzenlenen sabıka kaydında, O'nun bir yılı aşkin bir süredir hiçbir sorun yaşamaksızın isviçre'ye giriş çıkış yaptığı kaydedilmişti. Çatlı'nın o zaman ki ismi Mehmet Sarai idi.Çelik hakkındaki bilgiler ise prosedüre geçilmeyecekti. Ya¬ni polis kayıt tutmamıştı. Bu durumu açıklayan tek legal yol, gerçek kimliğinin ortaya çıkmamış olması ihtimalini akıllara getirebilirdi. Belki de Çelik'e torpil mi geçilmişti? Oral Çelik, 24 saat sonra tutukevinden çıktı. Hatta Çelik, yıllar sonra ya¬ni 1994'te Priore'ye, (italyan sorgu yargıcı) Zürih'teki serbest bırakılışında isviçrelilerin ona sahte pasaport ile 50 bin isviçre Frangı verdiklerini ve Fransa sınırından geçirildiğini söyleyecekti.
Gazeteci Auchlin ve Carbeley'in, Basel sorgu yargıcı ile yaptıkları bir röportajda şunlar açıklanmıştı:
"Zürih polisinin Şener ve Çatlı ile birlikte Çelik'i de tutukladığı kanaatindeyiz. Ancak hemen serbest bırakıldı. Oral Çelik'in geçici tutukluluğuna ilişkin polis kayıtları yok. Biz bulamadık." deniliyordu.
Günümüz yazarlarının bazıları, Çelik'e tanınan torpili Papa davasıyla ilişkilendiriyorlar. Bunlara göre eğer Çelik, Papa suikastinde Bulgarların parmağı olduğunu savunur ve Ağca'nın bu konuda ki ifadelerini doğrularsa fırsat kapıları ona açılacaktı. Çelik'e 250 bin dolar ve uluslararası gıyabi tutuklama kararının kaldırılacağı yönünde bir anlaşma teklif edilmişti. Çelik bu teklife "düşünürüm" diye bir cevap verdiği için Zürih'ten hiçbir kayıt tutulmaksızın serbest bırakılmıştı. Şayet bunu doğru kabul edersek, Çelik polisleri "kandırmış" ve "düşünürüm" diyerek hem daha fazla tutuklu kalmaktan kurtulmuş, hem de bunların art niyetine kendisi şahit olmuştu.
Çelik, bu teklifleri kabul etmemekte haklıydı ancak böyle bir işbirliğinin konuşulması dahi ona pahalıya mal olacaktı. Karşı tarafın tehdidine göre eğer Çelik bunları daha fazla oyalar ve işbirliğini kabul etmez ise, başına iş açmakta gecikmeyecekler idi. Nitekim öyle de yaptılar.
Abdullah Çatlı hakkında polis ve savcılık kaydı tutulmuş ve ülkelerarası belgeler trafiği yapılmıştı. Çatlı "evrak tahrifatı" ve "girişini bildirmeme" suçlarından 21 gün hapis cezasına
çarptırılmıştı. Polis, Çatlı'mn neredeyse bir yılı aşkın bir süredir isviçre'ye giriş çıkış yaptığını da kayda geçtikten sonra, 72 saat tutukevinde kalış süresi gözönüne alınarak serbest bırakıldı.
Çelik'e yapılan teklifin aynın Çatlı'ya da yapılmıştı. Fakat Çatlı bu teklifi ne düşündü ne de düşünülmesine fırsat verdi.
Aradan üç yıl geçtikten sonra ise Çatlı (1985 tarihinde Çatlı Roma Mahkemesi'ne Papa davasını aydınlatmak için tanık olarak çağrılmıştı) Zürih'de yakalanıp, özellikle de Çe-lik'in serbest bırakılışım şu sözlerle anlatıyordu:
"Bir yandan bize para teklif ediliyor, bir yandan da tutuklama tehdidi altındayız. Oral Çelik 1982'de Zürih'de tutuklandığında isviçreli yetkililer ona; "Seni serbest bırakıyoruz. Bundan böyle serbestçe dolaşabilirsin ve bir şeye ihtiyacın olduğunda bize gelebilirsin. Unutma ki, her şeyin karşılığı ödenecektir" dediler. Interpol tarafından arandığımızı bile bile serbest bırakılırken aynı teklifi bana da yaptılar." diyor ve Çatlı bunların teklifini "Biz gizli servislerin ipini tuttuğu kuklalar değiliz diyerek" geri çevirdiğini belirtiyordu.
Çelik'e tanınan bu özel ilişkinin boyutları ve içeriği hakkında yorum yapmak yanlış olur ancak dikkat çektiği de bir gerçektir. Çünkü Çelik hakkında hiçbir polis kaydı tutulmamıştır ve kendisin de belirttiği üzere Zürih polisi tarafından serbest bırakılırken sahte pasaport ve para verilmiştir. Bütün bunların sebepleri ise yoruma açık bir Papa bilmecesi gibi gözükmektedir. Çelikle yaptığım bir sohbet esnasında kendisine sordum:
"Anlamadığım bir nokta var. 82 yılında tutuklanıp serbest bırakıldın ve hatta polislerin sana insiyatifli davrandığını söyledin. Peki bu insiyatif neden daha sonra geri tepti ve 1986'da l ııl aklandın?"
Oral Çelik'i iyi tanıdığımdan gizlemeye çalıştığı biraz öfkeli biraz mahsun bir ifadeyle: "Papa suikasünde ki tekliflerini önce kabul eder gibi bir görüntü verip serbest kalmamı sağladım. Benim bu cevabım üzerine arkadaşım olduğunu bildikleri için babana karşı da insiyatiflerini kullandılar. Sonra tabii ki red ettim. Konu hakkında fazla bilgiye sahip olduğumuzu düşündükleri için en sonunda bize karşı tavır alıp, kiraladıkları kişiler yüzünden cezaevine girmemizi sağladılar!" diye cevap vermişti.
Mehmet Şener ise hala yargılanmakta olduğu bir uyuşturucu işinden dolayı 1985 yılında gazetecilerle (aralarında Büyük Skandal adlı kitabın yazarları Auchlin ve Carbeley de vardı) yaptığı kısa bir sohbette bu konuya değindi:
Gazeteci: "Abdullah Çatlı ve Oral Çelik polis tarafından aranıyorlar."
Mehmet Şener: "Güleyim bari. O zaman polis onları niye salıverdi?"
Gazeteci: "Çatlı ve Çelik'in de isviçre'de tutuklandığını mı ileri sürüyorsunuz?"
Mehmet Şener: "Aynen öyle. Üçümüz birlikte tutuklanmıştık. Sadece beni küçük balığı hapsettiler." Gazeteci: "Ne zaman tutuklandınız?" Mehmet Şener: "1982 yılı başlarında. Zürih'te."
Gazeteci: "Zürih polisi uluslararası planda aranan iki ülkücüyü neden serbest bıraksın?"
Mehmet Şener: "Söyledim ya, bu siyasi bir dava." Zürih polisi Çatlı'yı serbest bıraktıktan bir gün sonra (25.02.1982'de) Ankara, Paris ve Roma Interpollerine telsizle mesajlar geçtiler. Mesajda Meral Çatlı adında bir bayanla evli olan ve gerçek kimliği ortaya çıkan Çatlı hakkında bilgi isterken, üzerinden Mehmet Saral adına bir kimlik çıktığını da eklemişlerdi. Mehmet Saral kimliği, Türkiye Cumhuriyeti Zürih Başkonsolosluğu'nca 1981'de verilmişti. Gerçek Mehmet Saral avukattı. Bu uluslararası yazışma neticesinde Adalet Bakanlıgı, Sıkıyönetim Askeri Savcılığı'nın bilgisine (15 Mart 1982 tarihinde) Çatlı'nın isviçre tarafından serbest bırakıldığı ve bu yüzden iade edilmesinin mümkün olmadığını belirtti.
Çatlı başından geçen bu olayı, yıllar sonra kendi el yazısıyla kağıda dökmüştür. Dikkatinizi çekeceği üzere Çatlı, Çelik'in gözaltına alınışına mektubunda değinmemektedir. Bu gereksinim belki de Çelik'in hassas ilişkileri dolayısıyla alınmış bir tedbirdi.
"...Kaçaklık hayatımdaki en önemli olaylardan birisi de 2.2.1982'deki Mehmet Şener ile birlikte Zürih'de tutuklanmamız idi. Üç gün gözaltından sonra savcının yanına çıkıyorum. Bekleme hücresinde 7 Ayetel Kürsi okuyup dua ettim.
Savcıdan sonra yabancılar polisine intikal ettirildim. Ve hemen bir-iki saat sonra serbest bırakıldım. Zaten imanım tam olduğu için bu okuduğum duanın hikmetine bir daha şükrettim.
Bu Çarşamba günü, hiç beklemediğim halde benim için çok enterasan oldu. Öğleden sonra ben kardeşimden mektup aldım. Ve hiç beklemediğim halde komiserliğe çağrıldım. Belki izin çıkar diye Pazartesi günü savcılığa babamla görüşmek için telefon etmek istediğimi bildiren bir mektup yazmıştım. Hiç verilmiyor diyemeyeceğim ama gerçekten istisnai bir izin çıktı.
Allah (Ç.C.) her şeye kadirdir. Basel, Lonof 21.12.1988
Abdullah Çatlı
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|