SAKLAN BABA

Kanunların bittiği yerde zulüm başlar.

ihtilalden haftalar sonra...
Ortalık iyice karıştığı için annem, henüz bir kaç günlük kardeşim ve ben Nevşehir'e geri dönmüştük. Babamın en çok ağrına giden ise, kardeşimi sevemeden ayrılmaları ve bu el kadar bebeğin kara yolu ile yapılan yolculukta rahatsızlanması olacaktı. Kardeşim için ise, belki de en acısı, babamızla birlikte bebekliğine dair bir tane dahi resminin olmamasıydı. Çünkü resimler, bir delildi. Eğer bunlar hasbelkader polisin eline geçecek olursa, annemin ifadelerine başvurmak isterlerdi. Bu da babamın kabusuydu.
işlerini düzeltir düzeltmez yanımıza bir kaç haftaya kadar geleceğine söz veren babamı, dört gözle bekler olmuştuk. O'nu görememek ise beni adeta hasta etmişti. Yataktan kalkacak halim yoktu.
Bir gece yanağıma kondurulan öpücükle uyandım. Bir süredir görmediğim babam, sanki dünyanın bütün özlemlerini sırtına yüklemiş, Nevşehir'e evimize gelmişti. Babama olan düşkünlüğüm, gerçekten de ileri boyutlardaydı. O'na adeta aşıktım. Hasta yatağımdan fırlayıp, boynuna atladım. Hastalanmam meğerse koca bir yalanmış. Ya da koca bir baba düşkünlüğü. Birbirimize sıkıca sarılmıştık.
"Hani hastaydın Sultan hanım!" "Ama bir daha gitme baba..."
Babam, beni mutlu etmek için dahi olsa hiçbir zaman gerçekleri gizlemezdi. "Bir dönem böyle olmak zorunda." "Kaç gün yatıp kalkınca işlerin düzelecek?" "Bilmiyorum ama çok fazla olabilir. Ancak yabancılar burada olduğumu bilmiyor. Beni soranlara..." "Seni soranlara bilmiyorum diyeceğim." Babamın, bunları benimle konuşması hoşuna gitmemişti. O'na kimlerden, hangi sebeple ve nereye kadar kaçacağını ya da kendisiyle birlikte bizlerinde mi bunlara karşı göğüs gereceğimizi sormamdan çekinir gibi bir hali vardı. Babam bunları boşuna düşünmüştü. Yaşadığımız müddet boyunca ne annem, ne Selcen, ne de ben O'na hiçbir konuda desteğimizi esirgemeyecektik. O güvenimizi, desteğimizi ve sevgimizi kazanmıştı. Hem de ölümüne kadar.
Ertesi gündü sanırım. Sokakta oynarken, tanımadığım kişiler yanıma gelip, soru sormaya başladılar. Ancak ben bu konuda sözde çocuk aklıma göre deneyimliydim. Çünkü Erenköy'deki evimizdeyken, babam bize gelen misafirleri, akşam evlerine bırakmaya giderken, isteğim üzerine beni de almıştı. Beni tembihlemeyi de unutmamıştı: şayet yolda polis çevirecek olursa, adımı söyleyecek ve hasta numarası yapacaktım. Nitekim yolda polisler bizi çevirmiş, ismimi sormuş ve ne yazık ki ben bana söylenenden fazla konuşmaya başlamıştım: "Adım Gökçen Dağaslan. Babam yanımdaki kişi ve çok iyi bir insandır. O'nun adı da Hasan Dağaslan. Diğerleri bu akşam bizde yemek yediler ve daha fazla konuşamam çünkü hastayım..." diye anlattıkça anlatırken, babam susmam için hafifçe etimi sıkıştırmıştı. Polisler beni sevdikten sonra kontrolden geçmiştik. Babama göre O'nu, ben kurtarmıştım. O yaşlarda buna inanmıştım da. Ancak büyüdüğümde babamın bunu bir espri olarak söylediğini ve daha fazla konuşursam O'nu yaka"Sen, Çatlı Başkanın kızı mısın? Cevap vermedim.
"Kızım biz babanın arkadaşlarıyız. Ona çok önemli haber¬ler getirdik."
"Dedemin dükkanına gidin amca. Babam bazen orayı arı¬yormuş."
"Gittik. Deden yokmuş."
"Hayır oradadır."
"Babam ne zamandır görmüyorsun?"
"Hatırlamıyorum..." derken gözüm bizim evin balkonuna kaydı. Babam, perdenin arkasındaydı ve telaşlı bir şekilde beni eve çağırıyordu.
"Hatırlamıyorum ama çok oldu amca. Dedeme geldiğinizi söylerim." deyip, evimizin merdivenlerini üçer beşer çıktım. Sözde babamın arkadaşları olan kişilerde arkamdan seslenmeye devam ediyorlardı. Eve girip:
"Saklan baba, saklan geliyorlar!" diye bağırdım.
Babam, babaannem ve anneme durumu özetledikten sonra, evimizin arka odasına girdi.
O dönemlerde, Nevşehir'deki hiçbir evin kapısı kilitlen-mezdi. Nevşehir küçük yer olduğundan, herkes birbirini tanır ve güvenirdi. Büyüklerim de, babamın burada olduğu anlaşılmasın diye kapıyı gündüzleri kilitlemezlerdi. Adamlar, kapıyı açıp babaanneme:
"Selamünaleyküm anne. Kahvenizi içmeye geldik." dediler ve oturma odasına emrivaki bir şekilde geçtiler.
Bunları görenler, haber vermiş olacaklar ki, peşlerinden dedem geldi. Adamlar bana dedemle konuşamadıkları hususunda yalan söylemişlerdi. Dedem onları tanıyordu.
"Hoşgeldiniz ama dükkanda da söyledim. Abdullah buraya gelmez!"
la tabileceğimi anlamıştım. Ancak daha çocuktum ve bana soru soranlarla baş edeceğimi düşünüyordum!
Bu seferde başka adamlar bana soru sormaya başlamışlardı.
"Amca, bizim işimiz bu. Evi de aramak zorundayız."
Ben: "Dede bu amcalar bana senin yanına geldiklerini ama dükkanda olmadığın için konuşamadıklarını söylemişlerdi. Onlar yalancı işte yalancı!"
Dedem: "Küçücük çocukla uğraşmaktan da mı utanmazsınız? Benim oğlum ne yapmış ki arıyorsunuz?
"Amca, gıyabi tutuklaması var. Cömert olayında suçlanması için delil bulunamadı ama Bahçelievler olayında Abdullah'ın parmağı var diyorlar."
"Kim diyor? Hani nerede bunun ispatı? Gıyabi tutuklaması varmış! Madem öyle ifade vermeye geldiğinde tutuklasaydınız. Hepsi lafta!" diye konuşuyorlarken, aralarından sıvışıp hemen arka odaya geçtim. Nevşehir'deki evimiz büyüktü. Arka oda ise evin en dip ve en kuytu yerindeydi. Mutfağın ya
nındaki odadan (ailemiz kalabalık olduğundan, bu yerde mevsimlik ve çuvalla alınan erzaklar depolanırdı) bir başka kapı, arka oda dediğimiz yere çıkıyordu.
"Baba, şimdi gerçekten saklan adamlar evi arayacaklar..." dememe kalmadan, içeri ki odalardan sesler gelmeye başlamıştı bile. Adamlar, evi teftişe çıkmışlardı.
Babam, bunun ardından sigarasını söndürdü ve odanın minyatür penceresini açıp, iple aşağı sarktı. Aslında arka odanın, bundan bir kaç ay evvel penceresi dahi yoktu. O zaman buranın adı karanlık odaydı. Ancak dedem, babamın bir iftira nedeniyle kaçmasının kaçınılmaz olduğunu anlayınca, belki eve gelir düşüncesiyle buraya küçük bir pencere açtırmıştı. Babamın, üçüncü kattan aşağı iple indiği yer apartmanımızın boşluğu idi. Tıpkı asansör kabinin olmadığı dörtgen yer gibi bir boşluktu burası.
Adamlar, arka odaya geldiklerinde ben dedemin arkasına geçip, onları izledim.
içlerinden biri: "Amca, burada sigara içilmiş."
"Hayırdır, yasak mı?"
"Bu pencere nereye çıkıyor?"
"Bir yere çıkmıyor. Boşluğa."
Herkes nefesini tutmuş, adamların pencereden aşağı sarkıp bakmamalarını umuyorlardı. Çünkü şayet bakacak olursalar, ipi göreceklerdi.
Nitekim bakmadılar ve evden çıkarken hepimize, babamı görecek olursak hemen haber vermemizi, aksi taktirde kanunlara karşı gelmiş olacağımızı söylediler. Hangi kanun? Babamı, boş bir iftira sebebiyle arayan kanun mu? Babamı, bir bilinmezin içine sürükleyen kanun mu?
Bir kaç saat sonra babam, evimize geri döndü. Sanki, daha önce yaşananlar hiç olmamış gibiydi. Rahat gönüyordu. Nevşehir'de kaldığı müddet boyunca O'nu gölge misali izledim. Çünkü er ya da geç tekrar ayrılacağımızı biliyordum. Nitekim, bir gece vakti yine babamın kucağında uyuya kaldım. Uyandığımda babam gitmişti. O artık yanımda yoktu.
Babam, 12 Eylül ihtilalinden sonra yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştı. Defalarca belirttiğim gibi o dönemlerde suçlu ya da suçsuz önce soruşturmaya alınıyor ve o süreç içinde bir suç alnınıza yapıştırılıyordu. Kabul et ya da etme, birileri mutlaka sahte suç ortaklarını meydana salıveriyordu.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com