| 12 EYLÜL
Bazı solcular gibi ülkücüler de, korudukları devletin onları yüz üstü bıraktığını düşünüyordu.
Genelkurmay başkanı, yeni ikinci Başkan Orgeneral Öztorun'a kararını açıkladı:
"Müdahale tarihi 12 Eylül'dür. Hemen hazırlıkları tamamlayın."
Saat 04:00, takvim bundan sonra belleklere kazılacak 12 Eylül 1980'ni gösteriyordu. Memleket siyah beyazlı günlerin gelişine verilmesi gereken tepkinin şaşkınlığım yaşıyordu. So¬kaklardan gelen gürültü, asker postallarının çıkardığı seslerdi. Tanklar çocuk parklarından, fabrikalara kadar yayılmıştı. Perdeler kapanmış, ışıklar sönmüştü. Radyodan ise, "ileri Türkiye ileri" marşı yükseliyordu. Aslında bu durumda Türkiye'nin ileri mi, geri mi gittiğine kimse cevap veremiyordu.
O akşam ABD Dışişleri Bakanı Muskie, ABD başkanı Carter'i telefonla arayarak:
"Mr. President, Türk ordusu, Ankara'da yönetime el koydu. Herhangi bir kaygıya gerek yok. Kimlerin müdahale etmesi gerekiyorsa onlar etti." dedi.
İhtilal sabahı...
"Anne radyodaki şarkılar hep yaşasın Türkiye diyorlar. Canım sıkıldı artık."
Annemle babam her ne kadar başlarına dikilip gürültü çıkarsam da uyarlamıyorlardı. Belli ki dün gece Selcen'in afacanlığı yine tutmuştu. Ancak öğlene doğru uyanabildiler. Radyoyu bir müddet problemsiz dinleyen annem:
"Abdullah neler oluyor? Radyoda marşlar çalınıyor, sokaklarda bayraklar var. Acaba bugün bayram mı?" dedi.
Uykunun sersemliğinden kendini alamayan babam bir şey duymamışa benziyordu. Kahvaltımızı yaptıktan sonra her gün olduğu gibi babamı evden uğurluyorduk ki, apartmanımızın kapıcısı:
"Hayırdır Hasan Ağabey, nereye gidiyorsun? Haberiniz yok galiba, ihtilal oldu, ihtilal!" dedi.
Babamın bacağına sarıldım. Kapıcımızın dediği bu şey her neyse, beni ürkütmüştü. Babam "Millete hayırlı olur inşallah" deyip eve girdi ve sessiz bir ortamda düşünmeye ihtiyacı olduğunu söyleyerek evimizin otoparkına indi. Bir müddet sonra eve çıktı ve annemi kucaklayarak
"Üzülme. Sağ kesime yönelik değildir. Ayrıca kendine dikkat etmelisin. Sütten kesilebilirsin. Meral, bana güven bir şey olmayacak." diyordu. Babam ne çok gergin ne de çok rahattı.
Sanırım büyüklerim, ordumuzun uygun gördüğü ihtilalin sağ ve sol kesimdeki iyi niyetli insanların yani vatanını, milletini, devletini sevenlere karşı zarar vermez diye düşünmek istiyor, öyle umut ediyorlardı. Çünkü üst düzeydeki yöneticiler "harekatımız bölücü terör örgütlerine yönelik" diyorlardı ama ne yazık ki öyle olmayacaktı. Her iki ideoloji bozguna uğrayacaktı. Yani sağ ve sol terör mü demek oluyordu?
Babamın vefatından sonra, medyada ortaya atılan iddialardan biri de Çatlı'nın ihtilali hazırlayan zihniyet ve oluşum içerisinde olduğu idi. Eğer bu iddia doğru olsaydı, ihtilal arifesinde yukarıda anlattıklarım yaşanmazdı! Bu nedenle, ihtilal-Çatlı tezi üzerinde yorum yapanların veya kalem oynatanların niyetlerine dikkatinizi çekerim.
O dönemlerde, benim gözümdeki ihtilal, radyoda çalınan marşlar, sokakta devriye gezen görkemli panzerler ve eli tufekli askerlerin kıyak elbiselerine imrenen ürkek gözlü çocuksu hayallerden ibaretti. Henüz küçük bir kız çocuğu olduğumdan neler olduğunu hiç anlayamasam da, yıllar sonra meşhur 12 Eylül'ü araştırdım. Ben farkına varmadan meğerse neler olmuş Türkiye'de.
ihtilalin başlangıç tarihi 12 Eylül 1980, saat sabah 04:00'dü. Fakat saatler hatta aylar öncesinden askeri kanatta kıpırdanmalar başlamıştı. Temizliğe siyasi parti liderleri ve Millet Meclisi mensuplarına indirilen darbenin ilk kıpırdanmalarına yer verilerek başlanılacaktı. Liderlerin dışarıyla olan irtibatları gece yansından önce kesildi, ihtilal deneyimi olan siyasetçiler, telefonlarına getirilen bu ani yasakla yönetim değişikliğini sezmişlerdi. Fazla düşünmelerine müsaade verilmeden askerler kapılarına dikildi, ihtilal olmuştu sayın siyasetçi beyler! ihtilal!
Halkın büyük bir kesimi, askeriyenin bu tutumuna alkış tuttu: Halka göre Türkiye'nin ihtilale ihtiyacı vardı. Meclisin ihtilale ihtiyacı vardı. Sokakların dili yoktu ama kardeşle kardeşi kanlı eden bu sistemin ihtilale ihtiyacı vardı. Alkışlar yükseldi... Askeri kanat darbesini indirmeye devam etti.
Siyasi parti mensubu 300 kişi gözaltına alınmıştı. 198 kişi de ise sürgün tehlikesi yaşanıyordu. Halkın desteğini kaybeden meclis üyelerinin attığı her adıma, askeriye kuşkuyla yanaşıyordu. Bu nedenle Cumhurbaşkanından Başbakanına, siyasi parti mensubu ve liderlerinden, bakanlara kadar herkes gizli genelgelerle izlenmeye başlanmıştı. Amaç gerçekleşmiş, kaçınılmaz sonuç yani otorite sağlanmıştı.
Halk, yurtta olup bitenleri basın ve medyadan öğrenemiyordu. Askeriye buna da el koymuştu. Çünkü ihtilalin savunduğu mantık "tek ses, tek yürek" olunması yönündeydi.
Gazete kuruluşlarından Milliyet, Tercüman, Hürriyet, Cumhuriyet gibileri 300 gün süreyle kapatılmış, 400 gazeteci gözaltına alınmış, onlarcası ise hüküm giymişti. Basma getirilen sansür, politikacıların demeçlerine de yansıyınca konuşmak, röportaj yapmak yasak edilmişti. Asparagas ve magazine dayalı bir gazete dönemi ister istemez başlamış oldu. Dönemin tek televizyon kanalı TRT'ye önemli bir misyon yüklenmişti. TRT'nin yayın ilkesinde aleyhimize olmayan dış haberler, 12 Eylülle ilgili röportajlar (gençlerle röportajdan kaçınılacak orta yaşlılarla yapılacaktı) ve fazla önem taşımayan (yangın gibi) haberlerin verilmesine müsaade edilmişti.
Kültürel açıdan ise tam bir fiyasko yaşanıyordu, isteyen, istediğini okumakta serbest değildi. Macunköy'de 40 ton kitap çürümeye koyulmuştu.
Türkiye çapında başlatılan "temizlik" eğitime de sıçramıştı. Sakıncalı oldukları iddia edilerek 1253 üniversite hocası, 3800 öğretmen adreslerine gönderilen birer satırlık notla işten çıkarılmışlardı. Çünkü dönemin zihniyetine göre, üniversiteler teröristlerin yetiştirildiği bir yuvaydı. Üniversitelerin durumunu düzene sokar maksadıyla ihsan Doğramacı başkanlığında YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu) kuruldu. Öğretim ders yılı içinde görülecek olan dersler dahi programa alınmıştı. 12 Eylül'ün eğitime sıçrayan din dersi ise, günümüz sorununa atılan bir tohum olacaktı. Çünkü bazılarına göre irticai faaliyetlerinin patlak verdiği bir döneme adım atılmıştı. Sağ-sol bitmiş, yeni bir anlam kargaşasının tohumu atıldı deniliyordu. Kenan Evren ise bu birleştirici dini, politikası olarak kullanacak, aynı dinin çatısı altında ki Türk milleti imajını yayacaktı. Oysa dinimize biçilen bu yeni imaj, laikliğe ve demokrasiye ters düşüyordu.
işçi ve iş çevreleriyle 1402 kanunu haricinde sorun yaşamayan askeri yönetim devrinde ilk açılan dernek TÜSlAD oldu.
Solculuk-sağcılık gibi bölünmelere meydan veren akımlara karşılık Atatürkçülük propagandası uygulandı. 100. doğum yıldönümü coşkularla kutlandı.
ihtilal ince eleyip sıkı dokuyordu, işlek yollar üzerindeki evlerin, sokak arasındaki duvarların beyaza ve çöp bidonlarının koyu renklere boyanmaları emredilmişti. Bu mantığa göre memlekete yüzeysel açıdan da düzen getirildiği imajı verilmeye çalışılmıştı. Yeni doğanlara da siyasi görüş belirtebilecek isimler konulması yasaklanmıştı.
Türkiye'nin bu durumundan kaçmak isteyen bir hayli fazlaydı. Çünkü Türkiye'den başka ülkelere otuz binden fazla kişi sığınma talebinde bulunmuştu. Göç başlamıştı. Göçün sebepleri nelerdi? On beş günden, doksan güne çıkarılan sorgulama süresi mi, işkenceye tabi tutulduklarım iddia edenler mi, yoksa ihtilalin "görmedim, duymadım, bilmiyorum" mantığına bürünen sessiz çığlıklar mı? Aradan yirmi yıl geçtikten sonra Kenan Evren kendisine yönetilen işkence sorularına karşın "olmuş olabilir" demekle yetiniyor, işkence olmuş olabilirdi, çünkü 12 Eylül'e göre anarşistler (!) vatanı bölüyordu. Tutuklanan kişilere karşın açılan davalar neticesinde yüz binlerce sayfalık dosyalar kamyonlarla taşınırken, vatanı kurtarmak yoluna baş koyan sağ-sol sevdalıları artık ne yazık ki kellelerini kurtarmak için savaşmak zorundaydı. Yenilgi eşitlenmişti. Kimse vatanını, kimseden kurtaramamıştı. Bazı solcular gibi ülkücüler de, korudukları devletin onları yüz üstü bıraktığını düşünüyordu.
idamlara gelince... Yani bir dönem Başbakanımız Adnan Menderes'in boynuna geçirilen ip, bu kez de gençlere çevirilmişti. Askeri yönetim, idam hususunda eşit davrandığını, her i-ki kesimden astığı kişilerin sayılarıyla özleştiriyordu. Asılan bir sağcı, asılacak olan bir solcuya eşitti! Yıllar sonra Kenan Evren idamlara "insan üzülüyor tabii" diye bir açıklama getiriyor.
Kanımca en büyük trajedi, askeri cezaevlerinde yaşanmıştı. Askeri disiplin altında mahkumlar yeniden eğitilecekti! Saçlar kesildi, tek tip kıyafetler giydirildi, kurallara karşı gelenler hücrelere tıkıldı. Bir dönem birbirleriyle kanlı bıçaklı edilen gençler ise artık kardeş edilmişti! Sağcılarla solcular aynı hücreyi paylaşıyordu. Üç solcunun yanına bir sağcının bırakılması gibi. Askeriye bu uygulamaya "karıştır barıştır" adını verdi. Barışmalar olmuş olabilirdi belki ama ortalık epeyce karışmıştı. Bu uygulamanın neticesinde ölüm oruçları başladı. 14 kişi öldü.
Sene 1999'a gelindiğinde Kenan Evren'e kritik bir soru yöneltildi: Abdullah Çatlı-ASALA ilişkisi hakkında bilgisine başvuruldu:
"Abdullah Çatlı denen şahıs eğer ASALA'yı bitirdiyse aferin derim ama bir Başbakan bir Cumhurbaşkanı buna vakıf olmaz. Çünkü o zaman o da eylemi yapmış sayılır" dedi.
ihtilal işini bitirince bir daha ne zaman geri döner bilinmez, kışlaya doğru hareket etti. Eğrisiyle doğrusuyla memleket ihtilali yolcularken kimisinin yüzü asık, kimisinin ağzı kulaklarındaydı. Askeriyenin ardından yeni partiler, yeni liderler ve kaçınılmaz sonuç yıllara serpiştirilen yeni politik sancılar geri gelmişti. Amerikalılar haklıydı: sistemin gölgesi başımıza üşüştüğü sürece Askeriye dahi Türkiye'nin içinde bulunduğu kaosu düzeltmekte muvaffak olamayacaktı...
O dönemleri yaşamış ve cezaevinde her türlü zorluğa çekmiş ülkücülerden birinin sözleri dikkat çekici:
"MHP duruşmalarında, Başbuğ Alpaslan Türkeş mahkeme salonuna girerken hepimiz istiklal Marşı'nı söylemeye başlardık. Hayatımın en unutulmaz anlarıydı. Dev bir coşku oluşuyordu. Bu hareketimizden sonra cezaevinde eğitim günlerine daha çok ağırlık verildi. Mamak cezaevinde her sabah söyletilen Marş, 10 gün boyunca yasak edilmişti, istiklal Marşı'nın yasaklanmasındaki gaye "Biz ne istersek onu yapacaksınız" veya "Kuralları biz koyar, biz bozarız" mantığı idi."
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|