YAPBOZ

Çocukluk döneminde babamla ilgili hatırlamaya başladığım en belirgin hatıralar istanbul Erenköy'deki evimizde başladı. Genç ve diktatör bir annem, benimle ilgilenen yakışıklı bir babam vardı. Arkadaşlarım da vardı ama benim en iyi dostlarım babama Başkan diyen, ya da babamın ağabey dediği insanlardı. Ağabey arkadaşlarım bazen benden daha da çocuklaşıp oyuncaklarımın başından akşama kadar kalkmaz ve beni kocaman bir adam sanıp hayatın içindeki entrikalardan bahsederlerdi. Doğal olarak anlatılandan bir şey anlamazdım ama zihnimde kalanlar arasında ağabeylerimin çocukluklarını yaşamadan büyümüş olmalarıydı. O yıllardaki masum duygularımla anlatmaya lüzum gördüğüm ve evimizde yirmi gün boyunca diken üstünde kalan, diğerlerinden son derece farklı olan biri vardı, işte yapbozumun başından ayrılmayan ve pe¬ruğunu yanından hiç eksik etmeyen bir uzun ince elli.
Babamın isteği üzerine erkenden yemeğimi yiyip yatmıştım. Anlaşılan bu akşamki misafirler bana göre değildi. Sabah oturma odasında uyandığımda, babam neredeyse parmaklarının ucunda büfeden evrak çantasını alıp, çıkmaya çalışıyordu.
"Baba, ben uyandım... Neden odama yatırmadınız?"
"Günaydın Sultan hanım. Orada misafirimiz kalıyor, sakın rahatsız etme."
Babam beni kızdırmak istediğinde bana Sultan derdi. Yine başarmış olacak ki
"Ben hiç öyle bir şey yapar mıyım!" dedim yüzümü ekşiterek.
"Yok canım sadece tepelerine çıkıp, evi çocuk parkına çevirirsin. Sultan hanım yaramazlıkların siciline geçti bile. Artık kimse seni benim elimden kurtaramaz." dedi ve beni gıdıklamaya başladı.
Aslında yaramaz fakat tatlı dilli bir kızdım. Sanki evin muhtarı gibi, bir o kadar da meraklıydım.
"Misafirin adı ne?" dediğimde babamın güler yüzü, yerini ekşimiş bir ifadeye bırakmıştı. Uzun uzun düşündü ve dilinin ucuyla
"Büyüklere ve yabancılara isimleriyle seslenilmez." diyebildi. Çantasını tekrar alıp odadan çıkmaya çalışırken, O'nun pantolonuna asıldım ve:
"Ya misafirin ismini söyle ya da beni de işe götür." diye inatlaştım.
Babamı kızdırmış olacağım ki, her ikisine de sert bir tonlamayla "hayır" dedi.
Sonra evden ayrılmadan evvel, işaret parmağını sallayıp misafir konusunda beni tekrar tekrar uyarsa da inadım inattı. Üstelik Sultan mevzuundan ötürü, sabah sabah yine sinirlendirmişti.
Babamın bana "Sultan" diye hitabetine hikayesi, istanbul'a yeni taşındığımızda rahatsızlanmam ve O'nun beni hastaneye götürmesiyle başlamıştı. Babam, kaçak oluşumuzdan dolayı doktor bana ismimi soracak olursa "Sultan" dememi istemişti. Ben de, kendimi hastanede yerden yere atıp; "Hayır ben Sultan olmam, bu köylü ismi" demiş, bu da ailemizin gündemine espri konusu olarak gündeme oturmuştu. Annemin deyimine göre babamla hastaneden eve dönünce, ağlamaktan gözlerim şişmiş, kıyafetlerim ise yerde sürünmekten kir içinde kalmıştı. O günden sonra babamlar beni sinirlendirmek için Sultan demeye başlamışlardı. Komik görüneceğim ki bu kızgın halime çok gülüyorlardı.
Bende gitgide daha çok merak uyandırmaya başlayan şimdilik bu "isimsiz" hakkındaki tek bilgim iri bir bey olmadığı i-di. Çünkü ayakkabıları babamınkinden daha küçüktü. Dediğim gibi, kendimi evin muhtarı sanıyordum.
Ben bu isimsizin merakıyla kahvaltımı yaptım, saçlarımı taradım, oyuncaklarımla oyalandım ama vakit bir türlü geçmek bilmiyordu. Annem benim merakımı iyi bildiği için giysilerimi önceden hazırladığından o kişiyi görme fırsatını da kaçırmıştım.
Annem bilmece çözüyordu. Sorularıma alakasız cevaplar verdiğinden beni fark etmeyecekti. Usulca odaya girdim ve neredeyse nefesimi tutarak, yatağımda uyuyan misafirin başına dikildim. Gördüğüm en kısa saçlı ama en uzun ince elli kişiydi. Hatta uyurken sürekli sıçraması ve ağzında "hayıra" benzeyen bir şeyleri gevelemesi onun hakkındaki ilk düşüncemi oluşturmuştu: çok korkuyordu! Ben de korkardım bir şeylerden ama ya büyükler? Baş ucunda duran peruğu görünce gözlerim fal taşı gibi açıldı. Uzun saça meraklı olduğumdan, kimseye görünmeden peruğu başıma geçirip arkadaşıma göstermek için komşuya geçtim. Demek ki misafirimiz de uzun saçı seviyordu.
Arkadaşımın annesi benden daha meraklı olduğundan so¬rular sormaya başladı;
"Demek misafiriniz bunu takıyor. Necidir bu adam?"
"Ben bilmem ki teyze. Zaten ismi de yokmuş."
"ismi yok mu! Kaç gün kalacaklarmış? Yoksa parası yok mu? O halde bu evli de değil..."
Derken annem geldi fakat teyze merakını hiç bozmadan:
"Meral hanım, misafirinize rica etsen de bana da alsa şu peruktan."
"Ne peruğu? Aman sen de Nuran, çocuğun lafına ne bakıyorsun. Adamın saçı dökülünce komplekse girmiş. Ben de garipsedim ama bir şey diyemedim. Misafir işte."
"Bak şu işe! Ama Gökçen dedi ki..."
"Neyse Nuran sonra konuşuruz. Kızı göremeyince evden alelacele çıktım. Kapıyı açık bıraktım."
Eve girdiğimizde annem bana bir hayli öfkelenmiş olacak ki, odadan çıkmama cezası verdi. Çok geçmeden misafir kapısını açıp, başını çıkardı;
"Meral hanım olan olmuş. Zaten suç bendeydi." dedi.
Annem fazla konuşmamaya itina gösteriyordu. Galiba onan rahatsız olmuştu ama ben, beni koruduğu için onu sevmiştim. Oturma odasına girdi ve yanıma oturdu. Dediğine göre eskiden o da afacanmış. Söylediklerinden her ne kadar emin olmasam da, en azından kendimi daha iyi hissetmemi sağlamıştı. Hala ismini bilmediğim bu kişi, babamın diğer arkadaşlarından çok farklıydı. Annem ve babam onunla samimi değillerdi fakat evimizde kalmasına müsaade ediyorlardı. Bazen ben de bir arkadaşıma küstüğümde odama girmesine göz yumar ama konuşmazdım. Onlarınki de bunun gibi bir şeydi.
Sürekli durakladığı için onu dinlemek sıkıcı oluyordu. Benimle Oral Çelik'in aldığı yapbozumla oynamayı kabul ettiğinde, şu an düşünüyorum da, uzun ince ellerinin zor işlerde yıpranmamış olması dikkatimi çekmişti. Yapbozumu, yani plastik oyuncağımın parçalarını birleştirirken sanki nakış iş-lermişcesine özen gösteriyordu.
Kibardı, sessizdi ama hala bir ismi yoktu.
"Benim adım Gökçen. Soyadımı söylemem. Ama beni sinirlendirmek için babamın arkadaşları bana Sultan diyorlar. Sen sakın deme! Senin ismin ne?"
"O halde ben sana Sultan demem, sen de bana ne istersen onu de."
"Olmaz! Olur ama olmaz. Niye kimse senin ismini bilmiyor ki? Babam da söylemedi, annem de."
"Peki, peki. Adım Ali. Bana Ali ağabey dersen sevinirim."
"Nihayet bir söyleyen çıktı. Sen uyurken hep korkuyorsun... Bir de konuşuyorsun."
"Yaa öyle mi? Peki ne diyorum, hatırlayabilir misin?"
"Hayır!"
"Bak bu olmadı işte! Hatırlamaya çalışsan."
"Dedim ya... hayır diye bağırıyorsun."
"Gökçen, ver elini tokalaşalım. Büyükler anlaşmak için el sıkışırlar. Bana söz ver ve kimseye bunu anlatma. Sır gibi yani."
Ali ağabeyin sır dediği her neyse, ben sadece onun hakkında hiç kimseyle konuşmamam gerektiğini anlamıştım. Tıpkı soyadımız gibi. Öyle ya da böyle o her yönüyle diğerlerinden çok farklıydı.
Bana "Kimseye inanma. Çaresiz olmak intihar etmek gibi bir şeydir" demesinin sebebini ancak şimdi anlayabiliyorum. Bazen, sanki dünya üstüne yıkılmışcasına, saatlerce odasından yani benim odamdan çıkmaz, cevap vermezdi. Muhtemelen "sır" dediği hayatındaki korkuyu kitap okuyarak gidermeye çalışıyordu. Kendi haline bırakmayı düşünsem de onun o ani mutsuzlukları beni de üzüyordu. Zaten gülmeyi de bilmiyordu ki.
Babamın dediğine göre, bizim ailenin sırları vardı. Örneğin, babamın adı sadece "baba"ydı. Yani kimlikteki Abdullah, Hasan olmuştu ama benim babam yine benim babamdı. Özetle çocuk aklımla benim açımdan değişen bir durum yoktu.
Yıllar sonra Mehmet Ali Ağca olduğunu öğrendiğim bizim evdeki sır küpü hakkında değişen durumlar arasında bir tanesi beni çok etkilemişti. Havalar soğuk olduğundan Ali ağabey beni dışarıda gezdirmeyi kabul etmemişti. Şimdi düşünüyorum da, zaten istese de bu mümkün olamazdı. Aslında balkon sefasını da reddedebilirdi ama daima oyun bozanlık yapmaktan çekiniyordu. Ben de kalın kazağımı sırtıma geçirip balkonun demir parmaklıklarından dışarıyı izliyordum. Ali ağabey de yükseklikten korktuğunu söylediği için balkonun en kuytu köşesinde çömelmiş, başım elleri arasına almış beni izliyordu.
"Ağabey aşağıdaki kız mahallenin en yaramazı. Lütfen ona kızar mısın. Hatta aşağıya inip..."
"Yoo olmaz. Babası vardır. Bize kızar."
"Bak yine korkuyorsun gördün mü!"
"Gökçen hani akıllı olacaktın, hani el sıkışmıştık. Beni kızdırıyorsun ama!"
"Bana ne. Ben de herkese uykunda konuştuğunu anlatırım."
"Peki, peki ama önce kazağımı alayım. Çok kötü de... yani havalar."
Daima engellerle süren diyaloglarımız aslında beni eğlendiriyordu. Çünkü o eninde sonunda yumuşuyordu.
"Hangi kızı korkutacakmışız?"
"Bak şu koşan kız. Abi ona de ki..." derken ona baktığımda karşımda başkası vardı.
"Abla olmuşsun çok komiksin!" diyebilmiştim. Başına geçirdiği peruğu çekiştirdim ve gülmeye başladım. Acınacak haline eminim ki o da gülmek istiyordu. Muhtemelen kendini buna önceden hazırladığı için;
"Başım üşüyor da." deyip peruğu düzeltti.
Ali ağabey aşağıdaki kıza kızmıştı kızmasına ama, ne kendini göstermiş, ne de aşağı inmişti. Bunları yaparken o gene balkonun en kuytu köşesindeydi. Yükseklikten korkuyordu ya!
"Tamam mı mutlu oldun mu şimdi? dedi.
Neye mutlu olmam gerektiğini anlamamıştım. Şaşkınlığımdan, sadece dilimin ucuyla teşekkür ettim. Çünkü kendimi yalan söylemek zorunda hissetmiş ve bu haline o çocuksu duygularımla üzülmüştüm. O andan edindiğim tek şey onu bir daha zor duruma sokmamaktı. Çocuk aklıma göre, kendini bana Ali diye tanıtan bu kişi iyi bir insandı. O, yıllar sonra kim olduğunu öğrendiğim olay adam Mehmet Ali Ağca ola¬mazdı. En azından benimle geçirdiği yirmi gün içinde tarih yapılıp, bozulmuştu. Tıpkı o uzun ince elinin yapbozuma yaptığı gibi.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com