| Meral Çatlı Anlatıyor:
"KOCAMIN HİKAYESİ BURADA BAŞLIYOR"
"Her şeyin en önemli noktası başlangıcıdır." Eflatun
Yine bir kış aylarının içindeydik. Abdullah üçüncü sınıfa geçmişti ancak bir olay nedeniyle adeta okula gidemez olmuş, huzuru büsbütün kaçmıştı. Ancak hiç aksatmadan her hafta sonu Ankara'dan Nevşehir'e bizi görmeye geliyordu. Dediğine göre Ankara'da bulunması olayların gidişatını idare etmesine imkan yaratabilecekti. Onun bu kararma saygı duyuyordum.
Eşimi beklediğim bir akşam vakti zil çaldı. Abdullah gelmiştir umuduyla kapıyı açtım. Daha önceden hiç görmediğim bir bey: "Yenge beni Reis gönderdi. Bu mektubu da size vermemi istedi." dedi. Mektubu oldukça kısa yazmıştı. Gelen arkadaşa güvenmemi ve vakit kaybetmeden yola çıkmamızı istiyordu. Endişelenmiştim. Eşimin arkadaşı kısa bir açıklama yaparak, ortada mühim bir meselenin olduğunu ve bir an evvel evden ayrılmamız gerektiğini söyledi. Valizimizi dahi hazırlamadan kayınvalidem, Gökçen ve ben, gelen Zühtü Bey'in eşliğinde Ankara'ya hareket ettik. Yolculuk boyunca eşimin arkadaşı Zühtü bey, bu huzursuzluğa neden olan hadiseye kayınvalidemin ısrarlarına rağmen, Abdullah'ın anlatmasının daha doğru olacağını söyleyerek hiç değinmedi. Zühtü Bey, aile terbiyesi almış ve belli ki eşime dost olan biriydi.
Gece yarısı olmadan, Abdullah'ın bizi beklediği eve gelebilmiştik, içerde başka kişilerde vardı. Çok kısa bir konuşmadan sonra eşim, annesine: "Meralle Gökçen benimle gelecek. Zühtü'yle sen Nevşehir'e dönün. Birileri başıma iş açtı anam. Ama babama söyle onu utandıracak hiçbir şey yapmadım." dedi.
Eşime güvenim tamdı ancak Ankara'nın siyasi kulvarı için aynı duyguyu besleyemiyordum. Önemli bir misyonda bulunuyordu ve bunda başarılıydı. Zaten beni en çokta bu husus endişelendiriyordu. Bu düşüncemi daha evvelden Abdullah ile paylaşmıştım. O da benden farklı düşünmüyordu. Özellikle de son zamanlarda.
Yeni tanıştığım Şevket Bey'in de bize katılmasıyla, hemen istanbul'daki evine hareket ettik. Kendisi orta yaşta, babacan, güleryüzlü ve cesur birine benziyordu. Maddi durumu ise yerindeydi. Eşim ile olan yakınlığı ağabey-kardeş ilişkisinden farksızdı, istanbul'daki adrese vardığımızda eşi Güler Hanım, biz zile basmadan kapıyı açtı. Cana yakın bir hanımdı. Hemen kahvaltı masasına oturduk. Abdullah fikirde kulis diyenlere bu ülkede rahat verilmediğinden bahsediyordu. Çok kızgındı ve hayal kırıklığına uğramış bir hali vardı.
Kızımla birlikte yorgunluktan bitap düştüğümüz için bize ayrılan yatak odasına girerken, Şevket Beyin telefondaki görüşmesi dikkatimi çekti;
"Abdullah ve yengem güvencem altındalar merak etmeyin." diyordu.
Onca tedirginlik nedendi, kimdendi, kimler bizi merak ediyordu? Elbette ki zaman içinde bende bunlara vakıf olacaktım.
Onüç gün sonra Şevket Beyin evine yakın bir muhitte bize de bir daire kiralandı: Ethem Efendi Caddesinde bulunan bir binanın yedinci katında oturacaktık. Böylece ailemizin firar hayatı Erenköy'de başlamış oldu.
Biz, Çatlı soyadını hafızalarımızdan silmek zorunda bırakılmıştık. Yeni kimliklerimiz ise Hasan, Meral, Gökçen Çahcıoğlu idi." diye anlatıyor. Aileyi firara iten ve farklı kimlikler kullanmalarına gerektiren olaylara, Abdullah Çatlı ömrü boyunca açıkçası lanet et¬miştir, isnat edilen suçlamaları -ki özellikle 7 TiP cinayetleri ile ilgili olanları- bazı kişileri zora sokmamak için, Emniyette ifade vermek dışında ne mahkeme huzuruna çıkmış, ne de böyle bir iftirayla lekelenmesine sebep olanları "sesli bir şekilde" deşifre etmiştir. Köyün delisinden sorumlu tutulan muhtar hikayeleri, sistemi çalkaladığınız vakit yüzeye hemen çıkar ve sırıtır. Ancak muhtar için infaz kafadan kesildiyse bunun önüne kimse geçemez. Hukuk bile.
Çatlı'nın firarı başladıktan sonra hayatına bir dedikodu da girmişti: "Teşkilat zorluklara göğüs gererken Çatlı zevk sefa içinde yüzüyormuş. Çatlı'nın çok lüks bir evi ve kuyumcu dükkanı varmış."
Lafım bu dedikoduları çıkaran beylere; biz kırk kişiyiz birbirimizi iyi biliriz!
Bu olaya başka bir açıdan bakmak amacıyla ve Çatlı için bazılarınca alınan tavrı daha iyi aktarabilmek için, sözü bu davadan hüküm giyen ve o dönemlerin analizini duygularıyla aktaran Haluk Kırcı'mn Zamanı Süzerken adlı kitabına bırakıyorum:
"Para temin edebilmek ümidiyle istanbul Ülkü Ocağı'na gittim ve kaçaklarla ilgilenen ağabeyi buldum. Durumu anlattım. O ağabey hemşehrim olmasına ve beni çok iyi tanımasına rağmen, cebinden çıkardığı cüzi bir miktar parayı bana vermek istedi. Buna çok bozuldum... Dilenci durumuna düşürülmek gururuma dokunmuştu. Her konuda güvendiğimiz ve her emrine tereddütsüz itaat ettiğimiz teşkilatımız, bu zor zamanımızda bizi yalnızlığa mı terk ediyordu? Hani teşkilat her şeyimizdi? Hani ne olursa olsun, arkamızda teşkilatımız vardı? O haleti ruhiye içinde eve gittim. Teşkilata bir daha uğramamaya ve hiçbir talepte de bulunmamaya karar verdim.
O günlerin birinde, Fatih'teki Nevşehir öğrenci yurduna gittim. Çatlı başkanın hemşehrisinden bir not aldım: kendisini mutlaka bulmamı istiyordu. Bana Çatlı Başkanın beni aradığım ama bir türlü irtibat kuramadığını söyledi. "Seni hemen onun yanma götüreceğim"dedi. Bir taksiye bindik ve Çemberlitaş'a gittik. Taksiden indikten sonra kuyumcu dükkanlarının bulunduğu bir caddeye yürümeye başladık, işte o andan itibaren başkan hakkında anlatılanların doğru olabileceği şüphesi içimi kemirmeye başladı. Bir dükkana girdik. On-on beş metre kare büyüklükteki dükkanda küçük bir büro masası, bir iki sehpa ve birkaç sandalyeden başka bir şey yoktu. Vitrinleri ise tamamen boştu. Başkan içerdeydi ve tek başına oturmuş gazete okuyordu, içeri girdiğimizi görünce gülümseyerek ayağa kalktı, kucaklaştık, öpüştük. Her zamanki gibi temiz giyinmiş ve tıraşım olmuştu..." (Edilen sohbette Çatlı bundan sonra, Kırcı'mn bu kuyumcu dükkanına gelmesini istiyordu. Çünkü Kırcı'ya Teşkilattan sahip çıkan olmamıştı.)
"...Ertesi sabah, erkenden dükkanın yolunu tuttum, içeri girdiğimde, başkan yoktu. Bir gün evvel gördüğüm yaşlı adam elinde bir bezle toz alıyordu. Selam verdim;
"Hasan Bey (Hasan Dağaslan, Abdullah Çatlı'nın kullandığı isimdir) gelmedi mi?"diye sordum. Yaşlı adam gelmek üzere olduğunu söyledi ve oturmam için yer gösterdi.
"Amca bu dükkan kimin?" "Şevket Bey'in... Sen biliyor musun?" "Yok!... Ben yalnızca Hasan ağabeyi tanıyorum." "Şevket Bey Hasan Bey'in akrabasıdır. Konyalıdır, iyi bir insandır. Şu sıralar işleri biraz bozuk ama inşallah düzelecek."
Biz sohbet ederken, başkan içeri girdi. Yanında orta yaşlı biri vardı. Başkan Şevket Bey diye takdim ederek bizi tanıştırdı.
"Ağabey sana bahsettiğim arkadaş Yavuz." "Ya öyle mi? Aslanım benim. Nasılsın?"
Sağ olun iyiyim
Başkana, Yavuz ismimi kullandığımı söylemiştim. Gerçi henüz sahte kimliğim yoktu ama nasıl olsa bir tane bulacaktım. Şevket Bey bana çok samimi davrandı. "Koçum burası sizin sayılır. Rahatına bak..." gibi laflar etti. Bir müddet sonra halletmem gereken işler var diye kalktı. Başkanla yalnız kalmıştık. Fazla oyalanmadan konuya girdim.
"Ağabey gelirken Ankara'ya uğradım..."
Artık "ağabey" diye hitap etmek gerektiğini düşündüğüm için öyle diyordum. Konuya Ankara'ya uğradığımı söyleyerek girdim ve hakkında söylenenleri anlattım.
"Ağabey, nedir bunlar? Bu anlatılanlar nasıl ortaya çıkıyor?"
Ben duyduklarımı anlatırken, birkaç defa sözümü kesip bazı sorular sordu. Onun dışında sabır ve sükunet içinde dinleyerek, konuşmamın bitmesini bekledi. Gerilen yüz hatlarından, sinirlendiğini anlıyordum. Buna rağmen sükunetini bozmadı ve anlatmaya başladı:
"Bunlara inananlara, yazıklar olsun! Bu yalanları ortalığı boş bularak bize karşı muhalefet yapanlar ve dolayısıyla teşkilat içinde bizi küçük düşürmeye çalışanlar uyduruyorlar. Bu yalanları kimin uydurduğunu iyi biliyorum. Yorum zamanı gelince de hepsinden hesap soracağım. Durumuma gelince; bildiğin gelişmeler olduktan sonra Şevket ağabeyi aradım. Sağ olsun, "Hemen buraya gel. Ne lazımsa yaparım" dedi. istanbul'a geldiğimde kendi evine yakın bir yerden bana ev tuttu. Bende çocukları yanıma aldım. Ne arabam, ne evim, ne de yeni eşyam var. Nevşehir'deki eşyamı buraya taşıdım. Bu dükkanda Şevket ağabeyin. Apartmanda dikkat çekmemek için sabah buraya gelip akşama kadar oyalanıyor, akşam olunca da eve dönüyorum." Bunları dinledikten sonra rahatladım. Kafamdaki şüpheler uçtu gitti. Güvendiğim, inandığım ve yalan söylediğine hiç şahit olmadığım bu insan, bize ihanet etmemişti. Söylediğinin doğru olduğunu, beraber geçirdiğimiz iki ay içinde daha iyi anlayacaktım."
Meral Çatlı anlatıyor: "PERUKLU BEY*
1979'un kış aylarıydı. Bu aylar bizler için hiçbir zaman hayırlı geçmemişti. Zaten yaşayacağımız yıllar içinde buna daha çok inanır olacaktık. Her zamanki gibi Gökçenle, Abdullah'ın eve dönmesini bekliyorduk. Kapının vurulduğunu işittiğimde kızım kapıyı çoktan açmış, babam geldi diyerek Abdullah'ın boynuna sarılmıştı. Elektrikler kesik olduğundan asansör yerine merdivenleri kullanan Abdullah ise soluk soluğa kalmıştı. Elindeki poşetleri aldım ve oturma odasına geçtik. Çok geçmeden telefon çaldı. Kocamın konuştuğu her kim ise, onu şaşırtmışa benziyordu. Merak edip sebebini sordum:
"Yok bir şey. Hiç beklemediğim bir misafirimiz olacak!" deyip gitgide huysuzlanan Gökçen'i kucağına alıp sevdikten sonra, yemeğini yedirip, uyutmamı rica etti.
Yaklaşık bir saat sonra kalabalık bir grup evimize geldi. Aceleleri olacak ki fazla oturmadan kalktılar. Salonda bir kişi kalmıştı. Aslında kocamın çoğu arkadaşını tanıyordum ama bu bey... Çaylarını vermek üzere yanlarına gittiğimde, içimdeki dürtü o beye bakmamı sağladı. Mumun cılız ışığı, yüzünü tam olarak aydınlatmasa da düz uzun saçlarını, çıkık elmacık kemiklerini ve nerdeyse anlamını yitirmiş donuk bakışlarını seçebiliyordum. Belki de memur çocuğudur diye aklımdan geçirirken, kafamı kurcalayan esas şey onu daha evvel gazetelerde görmemden kaynaklanıyordu. Ama hangi konu dolayısıyla, bunu hatırlayamamıştım. Merakımdan eski gazeteleri çıkardım ve telaşla hepsini gözden geçirdim. Evimizdeki şahıs bütün gazetelerin baş sayfasında, gazeteci Abdi Ipekçi'yi öldurduğu iddiasıyla yer alıyordu. Ürkmüştüm! Misafire bir şey sezdirmeden Abdullah'ı çağırdım.
"Neden diye sormayacağım çünkü yanlış yapmayacağın¬dan eminim. Ama onu tanıdım. O gazeteci Abdi Ipekçi'nin katili, Mehmet Ali Ağca değil mi?" dedim.
Abdullah, derin bir iç çekip:
"Maalesef ama kim olduğu şimdilik önemli değil. Burada kalması için rica ettiler! Aniden geldiler. Yoksa ricalarıda... neyse."
"Canın belli ki çok sıkkın Abdullah. "Hiç sorma! Hem de öyle sıkkın ki."
Anlamadığım tek şey, kaçağın evinde bir başka kaçağın kalmasıydı. Ama "rica" edildiğine göre... Tekrar yanlarına gittiğimde, mum nerdeyse bitmek üzereydi, ikisinin samimi olmadıkları ise konuşmamalarından anlaşılıyordu. Abdullah'ın saati sorması üzerine Ağca'ya baktığımda;
"Eyvah... Abdullah bu da kim böyle!" diyerek irkildim. Az evvelki beyin uzun saçları gitmiş, yerine asker traşlı biri gelmişti. Abdullah da:
"Onu tanıdığını söyledim. Peruğu rahatsızlık verince çıkardı. Çok mu korktun?" dedi yarı güler şekilde.
Tabii ki korkmuştum fakat zaten gergin olan ortamı daha da gerginleştirmemek için:
"Yok... Birden şey olunca şaşırdım. Tabii ki iyi etmiş... Ralıal edebilirsiniz." gibi birşeyler dedim. Rahat değildi. Ellerini il izlerinin üstüne koyup, derin bir iç çekti.
Ona karşı neler hissetmem gerektiği hususunda afallamiştim. Bir yanda Abdi Ipekçi'yi öldürdüğü iddiasıyla aranan bir kaçak, diğer yanda ise bu kişinin evimde misafir olarak kalmasını rica edenler vardı. Mehmet Ali Ağca ile göz göze geldik. Donuk bakışlarının altında yalnızlığı, yalnızlığının altında da pişmanlığı okunuyordu. Ama neyin pişmanlığı? Suçlu mu, yoksa... Henüz anlamamıştım.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|