BAHÇELİEVLER ÇIKMAZI, BİR TÜRKİYE ÇIKMAZI

Köyün delisinden sorumlu tutulan muhtar.

TiP cinayetlerini gazetelere yansıyan bilgiler ve polis tutanaklarına geçen ifadelerle senaryolaştırmayı uygun gördüm. Bahçelievler katliamındaki olay saatleri ve senaryo şöyle olabilir...

Çatlı'nın üslubuyla işte hayatını yakan planlı ihanet...
Birkaç kişiydiler. 9 Ekim 1978 tarihinde, saat 22:00 sularında arabaları Bahçelievler semtinin 56 numaralı apartmanın önünde durdu. Etraf sakindi. Kendilerinden emin adımlarla apartmanın 2 numaralı dairesine ilerliyorlardı. Zile basmışlardı. Kapı açıldı ve içeriye dalanlar karşılarında ev sakinleri Serdar Alten, Hürcan Gürses, Latif Can, Efraim Ezgin ve Osman Nuri Uzunlar'ı gördüler. Televizyon izliyorlardı. Bu beş kişinin elleri arkadan bağlanıp, yüzü koyun yere yatırıldıktan sonra etere bastırılmış pamukla bayıltıldılar. Evin önündeki arabaya bindirileceklerdi fakat tam o sırada kapıya vuruldu. Telaşlandılar! Gelenler Faruk Ercan ve Salih Güvence'ydi. 56 numaralı apartmanın önünde bekleyen arabanın içinde eğer şahıs ya da şahıslar bulunuyorsa belli ki bu iki davetsiz misafiri gözden kaçırmışlardı. Başlangıçta bunlar hesapta yoktu ama Bahçelievler olayı, beş yerine yedi katliamlı da olabilir diye düşünmüş olabilirler ki onları da eterle bayıltıp, ellerini arkadan bağladılar. Baygın olan diğer 5 TlP'linin başında birkaç kişi beklemek suretiyle, diğerleri davetsiz iki misafiri evin önündeki arabaya bindirdiler.
"istikamet Balmumcu" denildi.
Araba bir tarlada durdu ve 2 TIP'liye üç kurşun sıkıldı. Bahçelievler semtine tekrar döndüklerinde, baygın vaziyetteki diğer kişilerin başında bekleyen şahıslara, planda değişiklik yapılmasını önerdiler. Balmumcu'ya birkaç kez gidip gelmek hem zaman alacağı, hem de dikkat çekeceği için diğerlerinin evde öldürülmelerine karar vermişlerdi muhtemelen. Önce üniversite öğrencisi Osman Nuri Uzunlar'ı telden yapılmış giysi askısıyla boğmaya çalıştılar. Olmadı. Yüzüne yastık kapatıldı ve ölülerin sayısı böylece üçe yükselmiş oldu. Zaman hızla ilerliyordu, bu yüzden diğerlerini 14'lü tabancayla öldürmeye karar verdiler. Hepsinin eli arkadan bağlıydı, yerde yatıyorlardı ve baygın vaziyetteydiler. Serdar Alten'e üç, Hürcan Gürses'e üç, Latif Çan'a iki ve Efraim Ezgin'e dört kurşun sıkılmıştı. Apartmanın karşısında oturan polis memurları, Tuncay Özkul ve Seyfi Eroğlu tabanca sesleri üzerine daireye girdiklerinde sadece cansız bedenlerle karşılaştılar. Sarı çizmeli Mehmet Ağalar kayıplara karışmış, kafaları da bulandırmışlardı. Cinayetler son derece profesyonelce işlenmişti.
Ardından gelişen olaylarda, Serdar Alten'in ağır yaralı olmasına rağmen yaşadığı söyleniyor (!) ve eve bu baskını yapanları Cumhuriyet Savcı yardımcısı Mehmet Bağış ve Emniyet ikinci Şube Müdürü Tahsin Gürdal'a genel hatlarıyla tarif ettiği iddia ediliyordu:
"Eve dört kişi girdi. Birinci şahıs uzun boylu, kot pantolon giymişti, ikinci şahıs esmer, geniş kafalı, orta boylu, kısa saçlı. Üçüncü şahıs genç, kıvırcık saçlı, 16 veya 18 yaşında. Dördüncü şahıs hakkında fazla bilgim yok."
Alten'in komaya girmemesi ilginç bir tesadüftü! Ya da ağır yaralı biri için bunları ifade edebilmek şüpheci bir yaklaşımı da beraberinde getiriyordu. Şayet böyle bir ifade verdiyse, ortalık samanlıkta iğne aramaya dönmüştü. Al ten kimseyi teşhis edememiş, kimsenin ismini verememişse de, sorgusu esnasında unuttuğu önemli bir ipucunu tam ameliyata gireceği anda hatırladığı söylenir! Yani olaydan günler sonra. Buna nasıl güvenilebilir bu da açıklama getirilmeyen bir noktadır:
"Bizi faşistler vurdu, biz ilerici gençlerdik bu nedenle bizi faşistler vurdu. Beni zorla dışarı çıkardılar. Büyük mavi renkli bir otomobilin yanına götürdüler. Otomobilin plakası 34 PD numarasını göremedim..." dedi ve Serdar Alten'in öldüğü açıklandı.
Kısacası Alten, ilk ifadesinde söylemeyi unuttuğu tek önemli ipucunu ne tuhaftır ki, uygunsuz bir zamanda hatırlıyordu. Uygunsuz zamandan kasıt, yetkili mercilerin resmi evraklarına Alten'in son söylediklerinin geçirilememesidir! Söylentilere göre, Alten'in aslında hiçbir ifade dahi veremeden vefat ettiği idi! Yani bir bardak suda koparılan bu fırtınanın kaynağı ya hayali ya da planlıydı.
Alten'in bir araba plakasını hatırlayıp, söylemesi çok dikkat çekici bir noktaydı ancak hani hepsi etere bastırılmış pamukla bayıltılmıştı? Baygın olanlar ne zamandan beri aynı zamanda ayık olabiliyorlar?
Tüm bunların ardından hemen 34 PD numaralı otomobil araştırıldı. Bu özelliğe uyan bir araba bulunamamıştı. Derken polis bir ihbar aldı. ihbarı yapan ya da yaptığı iddia edilen şahıs, bu arabayı başka bir şehirde gördüğünü hatta gerçek plakasının 34 değil, 06 PD 137 olduğunu söylüyordu. Arabanın, Mustafa Mit'in üzerine kayıtlı olduğu anlaşılınca hemen ifadesi alındı. Kendisine, derneğin başkanı Selahattin Sarı'nın 130 bin lira vererek bu arabayı teşkilat için aldığını, ÜOD II. Başkanı iken Ali Şerit'in kullandığını, daha sonra arabanın yeni başkanlar Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdullah Çatlı'nın tasarrufuna geçtiğini söylüyordu.
Çatlı da Başkan Yardımcısı olduğundan, O'nun da bundan haberi olabileceği düşünülüyordu. Bu tıpkı şunu akıllara getiriyordu: köyün delisinden sorumlu tutulan muhtar! Bunun üzerine 8 Kasım 1978'de Abdullah Çatlı'nın ifadesine başvuruldu:
"Arabayı o gün cezaevinden tahliye edilen Muhsin Yazıcıoğlu'nu almak için Sivas'a gönderdim. Sonra ne oldu bilmiyorum." dedi.
O tarihlerde, arabanın kendisinde bulunmadığı gerekçesiyle Çatlı hemen serbest bırakıldı.
Ardından Selahattin Sarı, ifadesinde Muhsin Yazıcıoğlu'nu hapisten aldıktan sonra arabanın anahtarlarını ÜGD Genel Merkezi'ne bıraktığını söyledi. Yani arabanın anahtarı, binlerce kişinin girip çıktığı koca bir binaya bırakılmıştı. Galiba şunu hatırlatmamda fayda var: araba Çatlı'nın özel arabası değildi! Araba herkesde olabilirdi. Kısacası cinayetlerde kullanıldığı iddia edilen söz konusu arabayı o gün şeytan almış götürmüştü! Şayet cinayetlerde kullanılan araba bu ise.
Dairenin içinde bulunan ve 7 TlP'liyi bayıltmak için kullanılan Koçuntak firma çıkışlı eterin ise polisin yaptığı araştırma neticesinde Yugoslavya'dan, istanbul'a ticaret maksatlı satıldığı öğrenilmişti. Eter şişelerinin üstünde seri numaraları bulunuyordu. Polis bu ipuçlarından hareket ederek bunun, Numune Hastanesinden satıldığını öğrendi, ilerleyen safhalarda eterin Numune Hastanesinin ameliyat eczanesi deposundan alındığı, hatta çalındığı ipucuna ulaşıldı. Daha sonra Kadir isimli bir öğrencinin söz konusu eteri aldığı söylendi. Kadir, hastane karşısındaki okulda okuyordu. Bu gencin, eteri ibrahim Çiftçi adında bir ülkücüye emanet ettiği düşünülüyordu. Sanki 7 TIP'linin cinayetlerine ne kadar fazla ülkücü katılmış görülürse o kadar iyi olur gibi bir tablo çıkıyordu ortaya.
Emniyetin bu titiz araştırması, onca yıl aradan sonra olayları daha net görenler için tuhaf bir durumdu! Bu cinayetleri diğerlerinden farklı kılan neydi? Bu cinayetlere gösterilen alaka, diğerlerine gösterilmeyen alakayı mı ortaya koyuyordu? Cinayet cinayettir. Ne siyasi görüşler, ne de suçlanan kişiler insana verilen değere bir paha biçmemeli. Ancak ne utanç ve¬ricidir ki biçildi. Yoksa 80'lerde canice öldürülen niceleri var niceleri. Lütfen biraz insan olalım. Etikete göre davranan, dar zihniyetliler ve duyguları kişilere göre körelenler değil.
Bir başka iddiaya göre cinayete katılan kişilerin deşifre edilme sebebi, aynı apartmanda oturan Semiha adlı bir bayanın, söz konusu muhitin önünde iki kişinin konuşmasına şahit oluşuyla ortaya çıktığı söyleniliyordu. Semiha adlı bayan bu şahısların telsizle gönderdikleri mesajı fazla önemsemiyor. Olay medyaya yansıyınca vatandaşlık sorumluluğunu iyi bilen (!) bayan, hiç tereddüt etmeden Emniyete gidiyor, resimleri inceliyor ve o gün önemsemediği bir kişiyi deşifre ediyor: henüz 16 yaşında ki Haluk Kırcı'yı.
Haluk Kırcı da ülkücüydü ve bundan ötürü olayı planlayanın Başkan Yardımcısı Çatlı olduğu düşünülüyordu. Bu bağlantı her nasıl kurulduysa gerçekten de traji komikti. Doğru, Çatlı-Kırcı arkadaşlığı mevcuttu. Ancak bu bağ söz konusu cinayetlerden çok sonra pekişmişti. Çünkü Kırcı'nın anlattığı kadarıyla Merkez sağ onu kaçak dönemlerinde yanlızhğa terk edecek, ancak Çatlı yalnız bırakılan Kırcı ile bir kaç kez görüşecekti. Çatlı Başkandı. Hemde her türlü yönüyle, adam akıllı bir Başkan. Başkanlar, eğer üyeler zora düşünce onlarla ilgilenmiyor ise, bu o kişinin "manevi açıdan" Başkanlığını yitirdiğini gösterirdi. Bu nedenle cinayetler için kurulan kişiler arasında ki bağ, asılsızdır.
Cömert ve 7 TlP'linin yankılarıyla, dikkatleri Başkan Çatlı üzerine çekmeye çalışanlar bunda muvaffak olmuşlardı. Her iki olay da üzücüydü fakat yazılan senaryolarda bir hayli ilginçti. Çatlı, Cömert olayım üstüne atmaya çalışan bir muhbirden dolayı kendini rahatsız hissederken, neden kendini ikinci bir olayla daha çok töhmet altına sokup, riske atacaktı ki? Çatlı zeki bir adam, yazılan senaryolar ise kapasitesi düşüklere ait iftiralar. Ileriki sayfalarda da değineceğim üzere Kırcı, Semiha hanımın onu teşhis etmesi üzerine firara başlamış, ancak sahte bir kimlik dolayısıyla hasbelkader polislerce gözaltına alınmıştı, iddialara göre, Kırcı tutuklandıktan sonra "7 kişiyi öldürdüğünü" açıklayarak olaya netlik kazandırmıştı! Ancak kasti olarak unutulan bir nokta daha var: Kırcı tutuklu kalacağı yıllarda, 7 TlP'li olayı ile ilgili, birbirinden ayrı ve farklı altı ifade vermişti. Her birinde değişik isimler bulunuyordu. Fakat diğer ifadeler fazla önemsenmeden bütün dikkatler sadece ifadelerden birine, yani Çatlı'nın ismini sanık durumuna sokan bir ifadeye kilitlendirilmişti.
Ortalıkta dolaşan fısıltılar arasında Kırcı'nın bunları yoğun işkence altında, yönlendirme yolu ile zorla söyletildiği söyleniyordu. Konunun bu kısmı hakkında fazla birşey yazmak doğru olmaz. Ancak bilinen bir şey var, o da Çatlı'nın yurtdışına firar ettikten sonra Kırcı gibi diğerlerine, daha fazla işkence görmemeleri için bütün suçlamaları, O'nun üstüne atmalarını söylediğidir.
Her iki olayda da ortada ne bir kanıt, ne bir delil, ne de bir şahit olmaksızın Çatlı, aranmaya başlandı. Çünkü dönemin Emniyetinin anlayışına göre, fısıltılar asparagasta olabilirdi, olmayabilirdi de. Hele ikinci bir olayda aynı kişinin ismi geçiyor ise, bu o kişinin siciline kara lekeler sürüyordu. Bu yüzden yani 7 TlP'linin yarattığı yankıdan dolayı, Çatlı'nın Cömert cinayetine emir verdiği daha çok gündeme gelmeye başlamıştı. Bu iddiadan hareketle Çatlı, Bayraklı ve Yıldırım hakkında tutuklama kararı çıkmıştı. Daha sonra, Cömert cinayetinden Çatlı aklanacak dahi olsa bu kanı, şimdilik gerekliydi. Yani, Çatlı iki suçlamayla daha çok köşeye sıkıştırılır, yakalanınca da yargılanması için bir tanesi gerekli olacağından, diğeri icabında rafa kaldırılabilir diye düşünülüyordu. Çünkü yargılamak üzere ortada delil yoktu. Delil!
iddialar sırıtsa dahi, Cömert ve 7 TlP'li cinayederiyle, Çatlı'nın temiz siciline leke sürülmüş, planlı bir şekilde sürdürdüğü siyaseti tepe taklak edilmiş ve teşkilatını "resmi" yollarla idare etmesi engellenmişti. Kontr-Çatlı taraftarları memnun, Çatlı cephesi kızgındı. O dönemlerde suçlu ya da suçsuz neredeyse hiç araştırma yapılmaksızın baskı altında istenilen ifadeyi vermeye zorlanıyor, akabinde cezaevine giriyor, yoğun işkencelere tabi tutuluyor ve hatta asılmaya kadar tehdit unsurlarıyla karşı karşıya getiriliyordunuz. Çatlı başına gelecek olanları tahmin ettiğinden, firarı tercih etmişti. Çünkü ne Emniyete ifade vermesi, ne avukat aracılığı ile kendini savunmaya geçecek olması, ne de cezaevine girip bir kaç yıl içinde çıkması mümkün gözükmüyordu. Çünkü Çatlı'ya getirilen suçlamalar, O'nu idam cezasına çarptırmaya olanak tanıyordu. Bu nedenle kaçış kaçınılmazdı.
7 TlP'linin yankılarından dolayı Cömert cinayetiyle aranan Bayraklı ve Yıldırım'da, olaylar netliğe kavuşuncaya dek Çatlı gibi firarı uygun görmüşlerdi. Dediğim gibi üçlüyü firara sürükleyen sebep, suçlu oluşlarından kaynaklanmıyor, dönemin Emniyetin acımasızlığı, hükümetin katı kurallar empoze ederek idamlara göz yumması ve kendini bilmez kiralanan muhbirlerin suçsuz insanları suçlaması, o dönemin hukuk ortamının kişilerin yakasına suçlu gibi yapışmasından ötürü nicelerini firara itiyordu. Çatlı'mn firarı, yerinde alınmış bir karardı. Aksi taktirde, işlenmemiş suçlar nedeniyle cezaevinde çürümeye bırakılacak ve işlenmemiş suçlar nedeniyle işkencelere tabi tutulacaktı! Herkesin seçimi görecelidir: kendiliğinden teslim olan ya da yakalananlar varsa, illaki bu kesimin de geçerli sebepleri mevcuttur.
Çatlı ile birlikte Cömert olayında aynı kaderi paylaştırılan ve kısa bir süre sonra yurtdışına çıkmayı başaran Bayraklı 90'h yılların başlarına gelindiğinde öldürülecekti. Çatlı da, eşi ve oğluna her türlü desteği sağlayarak arkadaşına vefa borcunu yerine getirmeye çalışacaktı.
Şayet halen hayatta ise Rıfat Yıldırım'ın nelerle karşılaştığına dair bir bilgi yoktur. Aslında eğer 80'lerin hukuk ortamı, suçlananlara, kendilerini savunma olanağı tanısaydı, akla kara birbirinden ayırd edilirdi. Ancak tanınmadı. Kestirmeden olaylar kapatıldı zannedildi ama aileler parçalandı, genç yaşta insanların kaderi çi¬zildi. .. Koca bir sistem çıkmazı uğruna!
Bu nedenle ister sağ kalanların, ister vefat edenlerin, ister sağ veya sol davası adına kaderi çizilenlerin sistemden almaları gereken bir hayat borçları var.
Alten, önce faşist diye tabir ettiği kişilerce öldürülmek istendiğini ifade etmiş ancak unuttuğu önemli bir bilgiyi ameliata gireceği anda hatırladığı söylenmişti. Kısacası iddialara göre, olay günü Alten bir arabaya bindirilmek üzere önce zorla dışarıya çıkarılmış, ardından tekrar eve sokulmak üzereyken söz konusu arabanın plakasını görmüştü. Fakat eterle bayıltılmış bir insanın nasıl olurda aynı zamanda şuuru yerinde olabilirdi ki? Kısacası eterle bayıltılmış olan Alten'in, araba plakası hakkındaki ifadeleri ve söz konusu iddiaları yoksa koca bir iftira mıydı! Ayrıca Alten, hangi mantıkla dışarıya çıkarılıp sonra tekrar eve sokuldu ki? Yoksa bu iddialara sırf, Alten'in söz konusu arabanın plakasını gördüğünü tam olarak kanıtlamak için mi gerek görülmüştü! Bu bir soru değil, bir tesbit, bir gözlemdir. Hatırlatırım ki, orada cinayetler işlendi. Kim hangi sebeple bu denli rahat hareket edebilir ki? Ayrıca, 7 kişinin infazını planlı bir şekilde ve soğukkanlıkla gerçekleştirenler, hangi mantıkla Alten'i dışarıya çıkarıp tekrar eve soksunlar ki?
Olaydan önce, telsizle "5-6-2 tamam reis" diyen şahıslar neden burunlarının dibindeki Çatlı'ya bunu telsiz olmaksızın söylemiyorlar! Neden Semiha hanım diğer şahısları görüyor da araba içinde olduğu iddia edilen Çatlı'yı gözünden kaçırıyor! Kişileri suçlamadan önce derinlemesine analiz yapmak gerekmiyor mu! Ayrıca Semiha hanım kimdir? Neden kendisi hiçbir şekilde medyada görülmedi? Bundan sonra, Semiha hanım dedikleri kişi ortaya çıkıp kendini tanıtacak olur ise, bu formasyona güven nasıl duyulabilir ki!
Madem Çatlı bu arabanın içindeydi, arabanın plakasını, rengini, şeklini ve diğer şahısları iyi kötü tarif eden Alten, hasıl olur da O'nu görmez.
Bütün bunları açıklamamın sebebine gelince: Çatlı Türkiye'den ayrıldıktan sonra TlP'li 7 gencin öldürülmesi olayına karıştığı söylenenlere, daha fazla işkence ve baskı görmemeleri için bütün suçlamaları üzerine atmalarını söylemiştir. Bu yüzden Duran Demirkıran, O'nun bu cinayeti planlayıp, yönettiğini söylemiştir. Aynı dava nedeniyle yargılanan ibrahim Çiftçi, olay yerinde araba içinde gördüğü kişinin Çatlı'ya benzediğini söylemiştir. Kırcı ise, verdiği altı ayrı ifadelerden birinde Çatlı'nm direktifleriyle bunun yapıldığını söylemiştir. Susurluk olayı ortaya çıkınca bazı basın organlarının manşet yaptığı gibi "suç ortakları Çatlı'nm ismini vermişti" demeleri aslında Çatlı'nm direktifleri üzerine verilen ifadelerden kaynaklanmaktaydı. Çünkü Çatlı'ya göre iyi bir başkan, söz konusu her ne olursa olsun gerekeni yapmakla mükellefti. Bu belki çok flu bir ifade olacaktır ancak, gerekeni bozmakla değil!
Bir bardak suda koparılan fırtına nedeniyle Çatlı'nm düzeni bozulmuştu. Artık Çatlı, kimse için ne bir engel ne de gelecek vaad eden bir Başkandı. Bu nedenle içten içe sevinenler vardı.
1996'da Susurluk olayı ortaya çıkınca, araştırma yapmaktan adeta kaçınan bazı basın organları, Çatlı'nm firar hayatına başlamasını -muhtemelen daha çok dikkat çekeceği için 7 TlP'li cinayetlerine bağladılar. Çatlı'nm firar hayatı, Cömert olayından dolayı başlamış, 7 TlP'li ise sonradan O'nun üstüne atılacak olan başka cinayetlerdi.
Bütün bu kargaşalar neticesinde, olaylardan aylar hatta yıllar sonra alınabilen en son "resmi" karar şunlardan ibarettir:
Çatlı'nm, Cömert davası nedeniyle zan altına sokulması asılsız iddialardan kaynaklandığı için, kendisine dava açılmadan kapanmıştır. 7 TlP'liden ise karar aşamasına varmış hiçbir cezası yoktur. Diğer sanıklar idam cezasıyla yargılanıyordu. Çatlı hakkında ise, başkalarının verdiği ifadelerinden dolayı gıyabi tutuklama (kendisi bulunmadan gıyabında iddia edilen) kararı çıkarılmıştı. Ancak kendisi bir kez Emniyete ifade vermek dışında, hiçbir suretle mahkeme huzuruna çıkmadı. Aradan geçen 20 yıl sürecinde (1978'den 1998'e) hem zaman aşımına uğrayan dava, hemde hakkında gıyabi tutuklanma kararı bulunan ancak yakalanamayan Çatlı'nm 7 TlP'li davasıyla ilgili oluşturulan dosyası zaman aşımına uğradığı için düşmüştür.
Ancak 1996 yılında vefat eden Çatlı'nm bunları görmeye ömrü yetmemiştir.
7 TlP'li davasıyla ilgili diğer ayrıntılar, ilerleyen sayfalarda devam edecektir ama unutulmaması gereken bir nokta var: 7 TİP'li bir kaç genç ülkücü tarafından değil, profesyonel yerlerce işlenebilecek karmaşık cinayetlerdir. Çatlı'nm uzun yıllar daha yaşayacak oluşu da bu sırrı çözmesi ve kendisine zarar verilmek istendiği takdirde, güvenilir kişilere aktardığı olayın bunlara karşı tehdit unsuru olarak kullanabileceği mesajım göndermesiydi.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com