| TÜRKLÜK VE ANTİ-TÜRKLÜK MÜCADELELERİ
Bu kitaptan sonraki çalışmalarımın esas mevzusu, "memleketimiz üzerinde oynanan oyunlar, Türklük kavramının deforme edilmeye çalışılması ve Abdullah Çatlı teşkilatının bu alandaki tarihi mücadeleleri" üzerine kurulu olacaktır. Gündeme giremeyecek kadar hassas olan bu alandaki Çatlı olgusu, şimdilik işlenemez ancak tarihte yaşanan Türklük olgusu, 80 olaylarındaki Çatlı gerçeğine uyarlanarak az da olsa ele alınabilir. Bu süreci anlayabilmek için geçmişe baş vurmak gerekmektedir:
Avrupa Devletlerinin (ingiltere, Fransa, Hollanda, Belçika...) sömürgeleri olmasına karşın, köklü bir tarihi olmayan ve 1850'lerde II. Wilheim tarafından kurulan Almanya'nın hiçbir sömürgesi yoktu. Oysa ki Almanya'nın, gücü kendisinde toplayabilmesi için sömürgeler elde etmesi şarttı. Bunun için Almanya, duraklama devrinden sonra çöküşe geçen Osmanlı Imparatorluğu'na bağlı olan Cezayir, Mısır, Trablus-garb... gibi yerlerden istifade etmek ve diğer Türk toplulukları ile ilişkiler kurmak için Pan Türkizm teorisini, Kızıl Elma mefküresiyle birleştirip, Türk bir yazar vasıtasıyla memleketimiz insanlarına virüs yayar gibi ilginç bir Türklük kavramını yaymıştı. Yani "bir Türk dünyaya bedeldir..." mantığıyla Türkiye kendi kabuğuna çektirilmişti. Böylece Türkiye, Avrupa'ya açılamayacak ve Almanlar'ın işine yarayacaktı. Bu aşamadan sonra Almanya'nın yanında saf alan Türkiye için planlananlar tarihi bir felaketin başlangıcıydı. Amaç Türkleri diğer Türk toplulukları ile kaynaştırıp, memleketimizin sömürgelerine daha kolay ulaşmak ve dolayısıyla Osmanlı'yı Avrupa'dan uzaklaştırmaktı. Almanya bunun için önce Rusya ile anlaşmaya varmış, çöküşte olan Osmanlı imparatorluğuna sadece kendisinin hakim olacağı mutabakatını sağlamıştı. Almanya bizi I. Dünya Savaşına sokmuş, Ruslarla aramızı bozmuş, Sarıkamış ve Çanakkale'de büyük kayıplar verilmesine neden olmuştu.
II. Dünya harbinden sonra Hitler Almanya'sının dağılması üzerine II. Wilheim okulundan yetişen teorisyenler ve uygulayıcılar bundan sonra Türkiye'nin Alman egemenliğinden ziyade Amerika'nın izinde yürümesinin daha karlı olacağı kanısına varmışlardı. Menderes hükümetinin hezeyana uğraması DP'ye verilen bir cezaydı, italya'da Gladio ve Türkiye'de başka bir isim adı altında (dediğim gibi kimileri buna Ergenekon diyor) gizli örgütlerle Türk toplumunun seyir ve dengesini bozmak üzere, sağ-sol-islam... kavramları üzerinde anlam kargaşası kurarak, Türkiye'nin bugünkü haline gelmesine sebep olmuşlardı. 1975-1980 yılları arasında cereyan eden sağ-sol anlam kargaşaları ortaya atılmış ve bir kaşık suda fırtına kopmasına zemin hazırlanmıştı. Öyle ki 1970'lerin başına kadar neredeyse hiçbir genç, bir başka gencin görüşünden dolayı ona kin gütmezken bu yöntemlerle adeta düşman edilmişlerdi. Bu zemini oluşturmak için meydana, kaynağı olmayan bir dedikodu salmak yeterli oluyordu: solcular tarafından kıyma makinesinden geçirilerek öldürülen sağ görüşe sahip bir gencin asılsız haberi ya da sağcılar tarafından günlerce işkence gören solcu bir gencin yakılarak öldürüldüğü iddialarıyla kafalar bulandırılarak bir iç savaşa adım attırılmış olunuyordu. Gençler aldatılıyordu. Temalar ölü yetiştirmek, öldürmek, şehitlik ve insan avı üzerineydi. Bu gibi gelişmelerle Avrupa'da Türk unsuru antipatik bir hal almıştı. Öyle ki italyan anneleri çocuklarını uyutabilmek için "hemen uyu eli baltalı Türkler geliyor" diyorlardı!
Abdullah Çatlı ya da Reis, bütün bu kafa karıştırıcı olayların ortasında olmasına rağmen kendisini yönlendirmek isteyenleri ve olayları keşfedebilmiş nadir kişilerden biriydi. Çatlı'nın diğer Türk asıllı kişiler gibi arkasında büyük güçleri yoktu. O bir Türkmen Beyi idi; yabancı manevralara tahammül edemeyecek kadar ve soyunu sevecek kadar Türk'tü! O'-nun gerisinde sağlam bir kitle hareketi vardı sadece. Bu nedenle Reis'in sözlerinde görüleceği üzerine, kendisi onca kala¬balığın arasında yalnızdı. Bazı hayalperestlerin iftirada bulunduğu gibi ne Gladyosu ne de arkasında Avrupası vardı. Abdullah Çatlı Türklük unsurunun korunması için mücadele verirken kitlelere bu iç savaşın manipüle edildiğini anlatıyor, bundan dolayı risk alıyor, dikkatleri üzerine çekiyor ancak bir uçurumun kenarına doğru itilmesinin hesaplarının yapılmasına engel olamıyordu. Yabancılara destek olup, vatana değer vermeyen yerli hain çoktu. Bunlar vasıtasıyla Çatlı üzerine iftiralar atıp, O'nu bu mücadeleden uzaklaştırmanın hesapları masaya yatırılmıştı.
ileri ki konularda görüleceği üzere, Çatlı üzerine atılan iftiraların esas kaynağı, Türkiyemiz üzerinde oynanan oyunları gördüğü ve buna karşı çıktığından bazılarını rahatsız etmesinden kaynaklanıyordu. Çatlı bu nedenle ortalıkta görünmemeliydi. Bunun için iftiralar süreci başlamıştı.
Dönemin gençlerine gösterilen sadece bir havuzdan ibaretti. Oysa dışarıda denizler, okyanuslar vardı. Okyanusta çalan türkünün adı "Çırpınırdı Karadeniz" değildi. Bir düşmanlık marşı hakimdi buralara...
CÖMERT OLAYI
"Düşmanın eline kılıç verilmez." Atasözü
Ülkü Ocakları ikinci Başkanı Abdullah Çatlı'nın temiz sicili, planlı siyaseti ve teşkilatı idare etmedeki etkinliği, madalyonun öteki yüzünde O'ndan rahatsız olanları harekete geçirmek için sebep teşkil edecekti. Sol camiayı "dava" adına karşısına alan Çatlı Başkan, aynı kesimin bir başka zihniyetine göre, ülkücü kimliğinden ziyade, beyefendi oluşu ve dünya görüşüyle taktir toplamaktaydı. Buna tezat olarak, sağ camianın bazı kişilerince de gizliden gizliye kıskanılıyordu. Çatlı Başkanın düşünce ufkuna erişemeyenler için O bir tehdit unsuru, bir engel idi. Ya da daha tehlikelisi, yurdumuzun gidişatında söz hakları olan yabancı ellerin gerçekleştirmeyi düşündükleri karanlık olaylar için Çatlı'nın Türklük adına verdiği mücadeleler bunların canını sıkıyordu. Çatlı oyunlarına gelmiyor, aksine misyonu gereği çevresinde toplananlara uyanlarda bulunuyordu: memleket üzerine oynanan ucuz bahsi yönlendirenler yabancıydı. Memleketi kimler yönetiyordu? Bu fikre binaen, Kontr-Çatlı taraftarları işe koyuldular. O dönemlerde birbiri ardına işlenen cinayetlerden biri de, Doçent Doktor Bedrettin Cömert'inkiydi. Ülkeyi ihtilale doğru sürükleyen, cinayetlerden ziyade zihniyetlerdi. Çünkü neredeyse her gün yeni bir cinayet işleniyordu. Sosyal ve siyasal boşluğun götürülen çok, getirileri yoktu. Alışılagelen cinayetler, bir dönem faili meçhul olarak kalıyor ancak en sonunda ya esas suçluyla ya da suçsuz olanla, illaki sahiplendiriliyordu. Tabir yerindeyse, her cinayet için, önce bir tanık seçilip (yönlendiriliyor) ve sanık olarak seçilen bir başka kişi resmen kurban ediliyordu. Kısacası "tanrılar" kurban seçiyorlardı. Tıpkı Cömert cinayetinde oluşan tablo gibi! Cömert cinayeti akabinde ortaya çıkan bir muhbir, olayın azmettiricisi ve planlayıcısı olarak Çatlı'nın bu organizasyonda olabileceğini iddia etmiş, failleri ise Uzeyir Bayraklı ve Rıfat Yıldırım olarak seçmişti. Ne de olsa iftira atmak kolay işti. Bunun için laf kalabalığı yapan bir adet çene ve söylenenlere inanmak için at gözlüğü takan kişiler gerekiyordu. Sonrası ise çorba gibi karıştırılıyordu. Yalnız yüksek ateşte.
Olayın ardından, Cömert cinayetiyle ilgili Emniyete ifade vermeye giden Çatlı, konuyla ilgili bir bağlantısının kurulamaması ve Uzeyir Bayraklı ile Rıfat Yıldırım'm ifadelerinin alınmamamı üzerine serbest bırakıldı. Çatlı'nın ifade vermeye gitmesi, Cömert davasındaki şeffaflığını ortaya koyuyordu. Zaten Çatlı, Cömert cinayetiyle bir bağlantısının bulunmadığını ispatlamak •çln zorlayabileceği yere kadar mücadele edecek, neticede geç de olsa bunda başarılı olacak ancak... Çatlı'nın başındaki kara bulutlar gitgide çoğaltılıyordu. O dönemlerde, birini karalamanın en kestirme yolu, kişinin bulunduğu çevre içinde önce bir dedikodu yaymak ve daha sonra bunu polise aktarmakla oluyordu. Cömert cinayetinin yankılan dindi derken, yeni bir dedikodu daha başlatılmıştı: söylenenlere göre Bahçelievlerde işlenen cinayetleri, ülkücüler organize etmişti. Yedi kişinin cinayetine şahit olan evde, Genç Öncü dergisine ait amblemler bulunuyordu. Polis için her delil önemliydi. Bundan hareket ederek, cinayetleri ülkücü "kesimin yapabileceği düşünülüyordu. Kısacası, öldürülenler solcu olduğuna göre, öldürenler de sağcı mı olmalıydı? Oysa yabancı ellerin manevralarıyla iç savaş içindeyken böyle düşünmek dar bir ufka sahip olunduğunu gösteriyordu.
Çatlı da ülkücüydü... tıpkı binlercesi gibi! Ama artniyetli zihniyetlere göre Çatlı'nın diğerlerine nazaran bir özelliği vardı: O sırtında ateşten bir gömleği olan, bazılarınca kıskanılan, ülkücü camia içinde gelecek vaad eden biriydi. Çatlı'nın ne Cömert, ne de Bahçelievler cinayetleriyle bir alakası yoktu ama bu pek önemli değildi. Önemli olan suçlanmasıydı! Çünkü Çatlı, ülküdaşlarınca efsaneleştirilse de, bu bir yerleri rahatsız ediyordu. Çatlı, gelecek vaad etmemeli, önü kesilmeliydi.
acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com |
|