PROTESTO

Geciken adalet, adaletsizlik getirir.

Sağ ve solun birbirleriyle olan anlaşmazlıklarının diğer yüzünde ki sorun, bu anlam kargaşasını ve kardeş kavgasını yaratanların sinsi düşünceleriydi. Olay kopmasa dahi bazı yabancı kirli güçlere bilmeden yol açan kişiler ortalığı karıştırmak için gençleri birbirlerine karşı düşman ediyordu. Türkiye'yi bu duruma itmek yabancı provakatörler için bulunmaz bir fırsattı. Böylece memleket kendi içsel sorunlarıyla uğraşırken gerileyecekti. Bir ülkeyi karıştırmanın en büyük taktiği anlam kargaşaşıdır. Zaten dikkat edileceği üzere, Türkiye'nin başına açılan üç büyük anlam kargaşası sağ-sol, irticai faaliyetler ve ermeni-kürt kardeşlerimizin haksızlığa uğradıkları iddialarıdır. Her dönem bunlardan biri (ya da buna benzer sorunlar) mutlaka karşımıza çıkarılır. Amaç var olduğu iddia edilen sorunları çözmek değil daha çok karıştırmaktır. 80 olayları da, yabancı güçlerin art niyetle yurdumuza soktukları bir provakasyon örneğidir. Bazıları buna Gladyo diyor ve ekliyor: "komünistler ve ülkücüler buna alet olmuşlardır..." Gençler o dönemlerde kendi vatan kurtarıcısı" görüyorlardı. Gladyo gibi ciddi bir oluşumun içine bilerek girdiklerini ve isteyerek hizmet verip, vatan hainliği yaptıklarını hiç sanmıyorum. Ancak beş parmağın beşi bir değildir.
Gençler bir yanda inandıkları davanın mücadelesini veriyor, diğer yanda da yasalarla karşı karşıya getiriliyorlardı. Vatanı sağın veya solun elinden kurtarmak üzere baş koydukları bu yolda esasında hepsi bir çuvala sokulmuş ve ne kadar çok ilerleme kaydetmek isteseler dahi yerlerinden kıpırdatılmaz olmuşlardı. Çuvala sıkıca bir düğüm atılmıştı. Çuval çelikten yapılmıştı. Bu nedenle gelecekte onları neler bekliyor bunu göremeyecek kadar kör edilmişlerdi.
Yeni seçimlerin galibi CHP olmuştu. Sürgün edilen, istifaya zorlanan memurların yerine, kendi kadrolarının yerleştirildiği bir dönemden geçiyordu, memleket. Sol baskı yoğundu, yeni Emniyet teşkilatı katıydı. Gün olmuyordu ki işkence görenlerin, öldürülenlerin haberi gelmesin:
"Askıya alınmış duydun mu?" "Ahmet'e elektrik vermişler, çocuk sahibi olamayacakmış." "Bir işçi arkadaş ayağından vurulmuş, bu işin sonu kötü."

Devamını, Haluk Kırcı'nm kitabından aktarıyorum:
"Başkanım, bu böyle gitmez! Adamlar okullarda hem saldırıyor, hem de şikayetçi olup milleti tutuklatıyorlar. Kısa bir zaman içinde elliden fazla arkadaşımız tutuklanarak cezaevine kondu."
Başkan bir yandan çayını yudumluyor, bir yandan da arkadaşı dinliyor ve hafifçe başını sallayarak onu tasdik ettiğini gösteriyordu.
Olaylar, işkenceler, haksızlıklar anlatılıyor, isimleri tespit edilen bazı polislerin yaptığı zulüm gündeme getiriliyordu. Anlatılanları sabırla dinleyen Başkan, sinirlendiği zamanlarda yaptığı gibi dişlerini sıkıyor ve ara sıra dudaklarından sinirli ifadeler içeren kelimeler dökülüyordu. Dikkat ettim hiç küfür etmiyor, metanetle ve ciddiyetini hiç bozmadan dinlemeye devam ediyordu. Sohbetin bir yerinde dayanamadım ve Başkana sordum:
"Başkanım bu işin sonu nereye varacak? Bu adamlar bizi yavaş yavaş imha edecekler. Siz ne düşünüyorsunuz, ne yapmalıyız?"
"Ne olacağını sana anlatayım. Önce kırk kişilik bir gönüllü ekip kuranz. Ardından Ankara'daki arkadaşlarımızın hepsim memleketlerine ve başka illere göndeririz. Sonra Ankara'yı başlarına yıkarız. Belki kırkımız da ölürüz ama yaptıklarını yanlarına bırakmayız!"
Bu sözleri öylesine inanarak ve içten söylemişti ki, inancına ve kararlılığına alkış tutmamak elde değildi. Hiçbir şekilde blöf yapar hali yoktu. Her söylediğini yapan bir insanın kararlılığıyla konuşuyordu.
Ses tonunu biraz daha yumuşattı:
"Kafanızı fazla karıştırmayın! Biz yere sağlam bastıkça öyle üç beş kişiye boyun eğmeyiz. Hadi yatalım. Sabah yapacak işlerim var. Sabah nöbetçisine söyleyin beni yedi buçukta uyandırsın."
Odama çıktığımda, başkanla aramızda geçen konuşmayı odada bulunan arkadaşıma naklettim. Arkadaşın gözleri gülmeye başladı.
"Canını yerim Çatlı başkanın. O bir başka, vallahi söylediğini mutlaka yapar." dedi.Doğru! Çatlı başkan dediğini yapan, gözünü budaktan esirgemeyen, sözünün eri, militan psikoloji uzmanı, insanları sevk ve idare etmekte yaşının üzerinde bir kabiliyete sahip bu genç adam, bir hafta sonra yaptığı eylem planı uygulamaya koyacaktı. Ankara'yı yakıp yıkmayacak ama Türkiye'nin gündemine girerek hükümeti sarsacaktı. Hatta eylemin büyüklügünden ve gidişatından bir anlamda rahatsız olan MHP genel merkezi, eylem sona ermeden müdahelede bulunacak ve durdurulması sağlanacaktı. Başkan söylediklerini yapmaya başlamıştı...
Bir hafta sonra... (Baskıları protesto etmek amacıyla toplantı yapılıyordu)
Akşam kararlaştırılan saatte Yüksek Öğretmen Yurdu'na gittim. Toplantı etüd salonunda yapılacaktı. Salona geldiğimde Ankara'da görevli arkadaşların hemen hepsinin geldiğini gördüm. Çok geçmeden yönetim kurulu üyeleriyle beraber, Çatlı Başkan da geldi. Başkan salona girer girmez kendine ayrılan masaya yürüdü ve yüzünü salondakilere döndü. Salonda bulunan yüze yakın arkadaş ayağa kalkmış, başkanın hareketini bekliyorduk. Önce salona göz gezdiren başkan, bizleri selamladıktan sonra "oturun" dedi. Toplantıyı açarak konuşmaya başladı. Her zamankinden yüksek bir ses tonuyla ve vurgular yaparak konuşuyordu:
"Hepinizin bildiği gibi, Eğitim Enstitüleri, keyfi sebeplerle kapatıldı ve binlerce ülküdaşımız mağdur edildi. Yapılan diğer uygulamalarla da sürekli olarak baskı altında tutulmak isteniyoruz. Biz sessiz kaldıkça baskılarını arttırarak üzerimize gelmeye devam ediyorlar. Bu sebeple bizler, yönetim olarak, bazı eylem kararları aldık. Bunları uygulamaya koyacağız. Sizi buraya bunun için topladım."
Salonda çıt çıkmıyordu. Hepimiz büyük bir merak içinde güvenimizi tam olarak kazanmış olan başkanın açıklamalarım dinliyorduk.
"Anlatacaklarımı çok iyi dinleyin ve hata yapmamaya azami derecede gayret edin. Şu andan itibaren, hata yapan kim olursa olsun, mazeretini kabul etmeyeceğim. Unutmayın bu kararları uygularken yapılacak her hata başarısızlığı kaçınılmaz hale getirecektir!" Başkan ayakta ve yarı emir verir, yarı sohbet eder bir ses tonu ile konuşuyordu. Zaman zaman bazı arkadaşları ayağa kaldırıyor ve onlarla karşılıklı konuşarak fikirlerini alıyordu. Bu şekilde planı baştan sona açıkladı ve izahlarda bulundu. Başkan bütün ayrıntıları ve kimin nerede ne yapacağını izah ettikten sonra toplantıya son noktayı koydu:
"Polisle çalışmamaya dikkat edin! Hassas noktalarda görev alan arkadaşlar dolu olsunlar, noktaları kontrol edecek arkadaşlar, eylemde görev alanlardan başkasına bir şey anlatmasınlar. Belirlenen saatten erken veya geç hareket istemiyorum. Ben saat yediden itibaren Beşevler'de olacağım. Önemli gelişmeleri ve eksiklikleri bana bildirin. Kimse fevri bir harekette bulunmasın! Kavşaklarda görevli arkadaşlar, zamanından önce yerlerinde olsunlar. Gerekirse bu gece uyumayın. Hazırlanan bildiriler, geç saatte de olsa bu gece size ulaşacak. Allah hepinizi korusun..."
Kızılay meydanı saat 08.00...
Dört ana yönden akmakta olan trafiği kestik ve yol ağızlarına yerleştirdiğimiz poşet içindeki bezleri üzerlerine benzin dökerek tutuşturduk. Bir iki dakika içinde Kızılay Meydanından duman ve ateş yükselmeye başlamıştı bile. Trafik kilitlenmiş, arabalardan inerek ne olduğunu anlamaya çalışanlar, atkılar ile yüzlerimizi kapatarak meydanda dolaşan bizleri görünce arabalarında beklemeyi tercih etmişlerdi. Yolların kapatılması, polisin bize ulaşmasını ve müdahele etmesini imkansız denecek kadar zorlaştırmaktaydı.
Yarım saat süren eylemimizi başarıyla bitirirken, Kurtuluş Meydanına doğru çekilmeye başladık. Kurtuluş Meydanına vardığımızda, karşılaştığımız manzara Kızılay'dakinden farklı değildi. Burada eylem yapan arkadaşlar yerlerinden henüz ayrılmışlardı ve yaktıkları ateşler hala söndürülmemişti. Kelimenin tam manası ile Ankara trafiği kilitlenmiş, bütün yollarda trafik felç olduğundan, polis yolları açmakta çaresiz kalmıştı. Ankara o gün eylemlerin anasıyla tanışmak fırsatını böylece yakalamıştı. Dağınık bir şekilde ve yürüyerek Beşevler'e geldiğimizde, binlerce ülkücünün Gazi Eğitim Enstitüsü'nün önünden Beşevler Meydanına kadar olan alanı doldurduklarını gördük. Kalabalığın içinde başkanı bularak, gelişmeleri rapor ettik. Üzerinde siyah bir palto, boynunda beyaz bir kaşkol bulunan başkan gelen arkadaşlardan rapor aldıkça artan memnuniyetini açıkça belli ediyordu. Trafikle ağır bir yenilgi alan polis, Beşevler'de toplandığımızı haber alınca, bütün gücüyle buraya gelmiş ve bazı tedbirler almaya başlamıştı. Meydana açılan caddelerin girişi kesilmişti. Bu tedbirler alınırken, Abdullah başkan bir duvara çıktı ve elindeki megafonla arkadaşlara hitap etmeye başladı.
"...Okumak hakkımızı elimizden almaya yeltenen ve sair haklarımızı gasp etmeye kalkışanlara vereceğimiz cevap, bundan böyle onların anlayacağı dilden olacaktır. Bu hükümet ve onun kuklalarının bilmedikleri biz ülkücüler, onların baskılarına boyun eğmeyeceğiz..."
Alanı dolduran binlerce arkadaşımız büyük bir sessizlik içinde başkam dinliyorlardı.
"Arkadaşlar! Şimdi yürüyerek Milli Eğitim Bakanlığına gideceğiz ve doğrudan bakanla görüşüp, kendisinden, bu zulmü durdurmasını isteyeceğiz..."
Konuşmasını bitiren başkan aşağı indiğinde, kitlede yürüyüş için bir dalgalanma oldu. Fakat barikat kuran polis, buna izin vermemekte direniyordu. Polis şefleri, megafonla bağırarak, dağılmamız için uyarıda bulunuyordu. Bütün gözler başkana çevrilmişti. O kararlıydı ve emrini verdi:
"Yarıp geçin!"
Başkanın bu emri, kısa zamanda kitleye yayıldı. Kol kola giren arkadaşlar, büyük bir baskı ile polis barikatını aşmaya çalışıyordu. Durumu gören ve kitleyi durdurmakta zorlanan polis cop kullanmaya başladı ve ne olduysa ondan sonra oldu. Polisin copuna karşı koyan arkadaşlar, taş atarak ve polislerle bire bir kavgaya girişerek çatışma başlattılar. Çatışma giderek büyümeye başladı. Hatta bir ara polis panzerlerinden biri kalabalık tarafından devrilerek ters çevrildi. Atılan taşlardan ve vurulan coplardan dolayı her iki taraftan da yaralananlar oldu. Çatışmanın boyutundan ve doğabilecek sonuçlardan tedirgin olan polis şefleri başkana haber göndererek pazarlık teklif ettiler. Başkanın polis şefleriyle yaptığı uzun görüşmelerden sonra, kaldırımlardan ve sessiz olmak şartıyla Milli Eğitim Bakanlığı binasının önüne kadar yürümemize müsaade ettiler.
Bakanlığa ulaşılmıştı fakat söylenenlere göre bakan yoktu. Beklemekten sıkılan kitle sloganlar atmaya başlamıştı. Ortalık yeniden kızışıyordu. O sırada bakanlıktan yeni bir haber geldi. Yüksek okullar Genel Müdürü, temsilci arkadaşları kabul edeceğini bildirmişti. Ben bu haber geldiğinde başkanın yanında bulunuyordum. Başkan kurmaylarını çağırdı ve bir durum değerlendirmesi yaptılar. Alınan karara göre: iki arkadaş Genel müdürün yanına çıkacak ve bakanla görüşme isteğimizi tekrarlayacaktı. Bakan bu sefer görüşmek istemezse bakanlık binasını işgal edecektik.
Temsilci arkadaşlar bakanlıktan içeriye girdiler ve dışarıda sessiz bir bekleyiş başladı. Bu gelişme yaşanırken, MHP Gençlik Kolu başkam bozuk bir yüz ifadesiyle bulunduğumuz yere geldi. Doğrudan Çatlı başkanın yanına gitti. Tokalaştılar ve bir kenara çekilerek hararetli konuşmaya başladılar. Onları seyrediyordum; Çatlı başkan, anlatılanları dinliyor ve gergin bir yüz ifadesiyle yorumlar yapıyordu. Görüşmeleri bittiğinde yanımıza gelen başkan, moralinin bozulduğunu belli etmemeye çalışarak, şu emri verdi:
"Arkadaşların arasına girin ve içeridekiler çıkar çıkmaz sessizce dağılacağımızı söyleyin. Taşkınlık yapmak yok. Herkes yurduna dönecek." Çatlı'nın hızına ve eylem ufkuna yetişemeyenler, nihai hedeflerimizin, yani bakanla görüşme isteğimizin önüne geçmiş¬lerdi. Emre uyduk ve dağıldık.
Aynı akşam dönemin içişleri Bakanı televizyonda konuşuyor ve "Bugün Ankara'da ihtilal provası yapılmıştır." diyordu.
Ertesi günde gazetelerin manşetlerini eylemlerimizin haberleri süslüyordu. Eylemimiz başarıya ulaşmış ve gündemi belirlemeyi başarmıştık." diye anlatıyordu.
Ileriki safhalarda...
Ankara Ülkü Ocağı, Abdullah Çatlı başkanlığında ki toplantıya hazırlanmaktaydı. Başkan dönemin gençleri için yeni bir lider, sorunların üstüne giden güçlü bir şahsiyet ortaya koymuştu. Çatlı'nın ülkücü harekete getirdiği yeni soluk, takdir toplaması sebebiyle O efsaneleşiyordu. Çatlı'nın bu kararlılığı ve tabandaki yükselişi bir buz dağı kadar güçlü gözüküyordu.
Salondakiler onu dikkatle dinlemekteydi:
"Nene Hatun yurduna yerleşeceğiz. Bölgenin hassasiyetine binaen, sistemli ve koordineli bir çalışma yürüteceğiz. Bu bölgede komünistlerin çok sayıda hücre evi var; onları etkisiz hale getirmeliyiz. Şimdi herkes neler yapmamız gerektiği konusundaki fikrini söylesin..."
Başkan, ülküdaşları konuşurken müdahele etmiyor, önündeki bloknota kısa notlar alıyordu. Toplantının sonuna doğru sözü aldı, maddelere döktüğü uygun fikirleri sıraladı ve gerekli talimatları verdi. Yirmi bir yaşında olan Abdullah Çatlı, tecrübeli bir komutan gibi, Ankara'daki binlerce ülkücüyü yönetiyor ve aldığı kararları uygulamakta zorlanmıyordu.
Başkan tekrar sözü almıştı:
"Bir: Vakit geçirmeden, bölgede bir psikolojik savaş başlatılacak. Duvarlara sloganlar yazılacak ve afişleme yapılacak.iki: Solcuların devamlı gittikleri kahvehane, kafeterya gibi yerler belirlenerek bu yerler enterne edilecek.
Üç: Yurda yerleşeceğimiz gün, üç dört bin kişiyle bölgede çalışma yapılacak. Bölgede toplanan arkadaşlar, aynı günün akşamına kadar orada kalacaklar ve solcuların baskı altına girmesi sağlanacak.
Dört: Yurda ilk önce otuz kırk kişiden oluşan gönüllü bir grup yerleştirilecek. Bölge iyice tanıdıktan sonra diğer arkadaşların yerleşmesi sağlanacak.
Beş: Başkan, uygulamaları ve yapılanmaları bizzat takip edecek. Bölgeden ve yurttan bizzat Kemal sorumlu olacak."
Toplantıda alınan tüm kararlar teker teker uygulanmaya başlamıştı. Yurt etrafına yerleştirilen nöbetçiler sayesinde, beklenmedik saldırılar önlenmiş oluyordu. Çatlı başkanın geçici olarak yurt başkanını seçtiği günün akşamı, yurda çocuk parkının karşısından çıkan bir otomobilden otomatik silahla ateş açılmıştı."
Abdullah Çatlı, Nevşehir'den Ankara'ya gelmeden önce, eşiyle arasında geçen sohbette, "Ankara'ya gitmem dönmeme engel olabilir" derken ne yazık ki doğru bir tesbitte bulunmuştu. Çatlı'nın ülkücü hareket içerisinde mertebesi yükseldikçe, felakete doğru giden yol kısalıyordu. Çatlı başkanın, memleketin içinde bulunduğu durumu anlaması çok zaman almamıştı. Memleket fikir tartışmasından ziyade, sistemin çarkından geçiyordu. Sistem, gençleri amansız bir kavgaya sürüklemiş ve merhamet tanımıyordu.

'PARAYI AL BANA VER

her üçü de rahmetli olan, Abdullah Çatlı, dedem ihsan Aydoğan ve Kasım Koçak'ın ortak tanıdıkları anlatıyor:
"Çatlı Başkan ve Kasım ağabeyle Yozgat yurdundan yeni çıkmıştık. Yolda Abdullah başkanın kayınpederi ihsan amcayla karşılaştık. Kendisi Nevşehir'den Ankara'ya damadını görmeye gelmişti. Bir ara başkanımın kayınpederinden, çekinerek bir zarfı reddettiğini fark ettim. Kasım ağabey de ihsan amcanın arkasına geçmiş başkanıma "alsana" der gibi imada bulunup el kol hareketleri yapıyordu. Başkan, ihsan amcadan zarfı ne kadar geri çevirse de Kasım ağabey daha çok hiddetlenerek "parayı al sonra bana verirsin" diye fısıldıyordu. Başkan'ın bu durum karşısında kayınpederine saygısızlık etmek istemediğinden ciddiyetini takınıp, gülmemek için kendini zor tuttuğu her halinden belli oluyordu. Nitekim ihsan amca, damadının bu alışık olmadığı tavırları karşısında zorla zarfı cebine koydu ve şaşırmış şekilde söylenerek yanımızdan ayrıldı. Başkanımızın yolda yürürken söyledikleri hoş bir anı olduğundan sizlerle de paylaşmak istedim:
"Kasım gardaş, gülmemek için kendimi zor tuttum, iyi tamam istediğin oldu da, ya babam parayı görüp sevindiğimi sandıysa..."

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com