MİLLETVEKİLİİNDEN BORÇ PARA YIL 1997

Ekmeğimizi yiyip, sirt çevirenler... Siz dünsünüz, bende yarın.

İlerideki bölümlerde de değineceğim üzere, babam ülkesi için her türlü zorluğa göğüs germiş biriydi. Celadet, cesaret ve basiret sahibi bu şahsiyet, toplumun menfaatlerini, şahsi menfaatleri üstünde tutuyordu. O'nunla birlikte yıllarca biz de her türlü zorluğa karşı direnmiştik ancak, vefatıyla birlikte zora düşmüştük. Gerçek liderlerin ailesi, genelde böyle bir kadere mahkumdurlar. Kısacası babam bize miras olarak, dev bir isim ve dev bir yalnızlık dışında, bir de yüce yürekli tanıdıklar bırakmıştı. Bütün samimiyetimle söylüyorum ki, babamızın ölüm haberini aldığımız ilk andan itibaren, mücadelenin başını çekmek annemle bana kalmıştı. Selcen'i bu olaydan olabildiğince uzak tutmaya çalışıyorduk ancak bu mümkün değildi. Bütün bunlara rağmen, sırtımızda ağır fakat taşımaktan onur duyduğumuz bir yük vardı. Babamın yeni vefat ettiği dönemlerde bize destek olanlar, televizyonda boy gösterip ailemizi sahiplenenler gün geçtikçe teker teker köşelerine saklanmak için çekilmişlerdi. Nedendir, niçindir bilinmez ama her geçen gün sesleri kısılıyordu. Kim bilir belki bir yerlerden düğmelerine basılmıştı; nasıl olsa artık "Reis" ölmüştü...
Babam, medyada iddia edinilenin tersine yüklü bir servete sahip değildi. Bize de, bu nedenle ardından geçinebilmemiz için nakit para bırakamamıştı. Ölümünden bu yana medyada yer alan Çatlı'nın mirası tartışmaları, Susurluk olayı gibi yalnış analizler içeriyordu. Bu tür haberler babamın vefatından tam üç ay sonra beni daha çok yıpratmaya başladı 97'nin Nisan ayının bir akşam vaktiydi. Devletimizin, bana verdiği korumayla bir günü daha geride bırakmıştım. Eve gelir gelmez televizyonun karşısına oturdum. Gündemi örtülü ödenekten Çath'ya aktarılan paralar ve biz mirasçılarına kalan "servet" belirlemişti. Aslında halkın bir bölümünün, bu tur haberlerden etkilenmelerini doğal karşılıyordum. Çünkü babamın ailesinden bazıları da, servet konusunda bize tavır almışlardı. Onlara göre, biz babamın -aftmıra sığınarak bu kelimeyi kullanacağım- servetini yiyorduk: Ama iş babamı savunmaya gelince kimse konuşamıyor, sadece annemle ben O'nu savunduğumuz için bütün gözleri üzerimizde topluyorduk. O zamanda "kadın kısmı konuşmaz, biz gerekirse onu savunuruz'' diyorlardı ama nafile. Zaten savunmaları için O'nu tanımaları ve olayları bilmeleri gerekiyordu. Bclkidc bu gibi nedenlerle, yani O'nunla bu samimiyeti kuramanıanın ezikliği ve bazı kurumlardan korkmaları yüzünden, bizim bu kararlılığımız bunları tedirgin etmişti. Televizyonlarda ise, Çatlı'nın mirası konuşuluyordu... Sinirim bozuldu acı acı gülmeye başladım. Daha birkaç gün önce bir milletvekiliyle yaptığım telefon görüşmesi gelmişti aklıma. Bu kişiyi aramamın aslında birçok sebebi olabilirdi ancak benim derdim iki mevzuu üzerineydi; idareli harcamamıza rağmen paramız kalmamıştı ve ikincisi ben bu kişiyi en azından o güne kadar dost bildiğim, babam için kameralar önünde O'nu savunduğu ve daha neler neler için aramıştım. Kardeşimin bu konuşmaya şahit olmasını istemediğimden salona geçmiş, kapıları da kapatmıştım. Az sonra onurum zedeleneceği için yanaklarımdan süzülen bir kaç damla yaşı engelleyememiştim. Çünkü şimdiye kadar kimseyle böyle bir konu üzerine hiçbir şey talepte bulunmamıştım. Milletvekilinin ev numarasını çevirdim; "Ağabey ben Gökçen, sağlığın nasıl oldu?"1
"Ağabey Gökçen kızım iyiyim iyiyim. Yengem naşı!? Bir derdi. sıkıntısı var mı?"
"Aslında sana bir konuda açılmak istiyorum. Ben senden..."
deaim ve cümlemin devamını getiremedim. Sesim kısılmıştı. Aslında bu şahsın, kendiliğinden bu teklifi aylar önce¬sinden getirmesini beklemiştim. Ama nafile.
"Söyle kızım. Ne derdin varsa elbette ki önce ben bileceğim ha."
"Üç dört ay sonra iade etmek üzere, bize borç para gönderebilir misin?"
Gözlerimden dökülen yaşlara artık hakim olamıyordum. Onurlu insanlardık. Bu duruma düşmek, kabustan da öteydi.
"Ha şöyle, yeter ki derdin bu olsun. Ben hemen yarın bizimkilerle gönderiyorum. Borç kelimesi de yakışmaz ha! Ne kadar istiyorsun?"
"Ben borç istiyorum, miktarı mühim değil. Dediğim gibi bir kaç ay için sıkıntıdayız."
"'Hemen gönderiyorum ha, hemen sen merak etme." Milletvekilini aradıktan kısa bir zaman sonra, maddi durumumuzu düzeltmiş ve babamın bize bıraktığı çizgiden, bu kez gerçek dostlarla ilermeye devam etmiştik. Borç para istediğim milletvekilini, aradan altı ay sonra tekrar aradım:
"Merak etme ağabey! Bir şey istemeyeceğim. Artık ihtiyacım kalmadı. Bu arada göndermeye şeref sözü verdiğin halde, paran hala bana ulaşmadı. Haberin olsun diye düşündüm. Yolun açık olsun."
Çatlı, MHP ve Başbuğu Alpaslan Türkeş;
"En iyi hayat kuralları, insanın kendi tecrübeleridir."

Abdullah Çatli, Alpaslan Türkeş'e gönülden inanan ve Türkiye'ye döndükten sonra da bağlarını koparmayan biriydi. Bir dönemler aynı çatı altında, aynı ideolojiye inanan bu ikili,
yıllar sonra kutsal davanın vazgeçemediği vefayla karşı karşıya gelmişti. Baş lider basın toplantısı yapmaya karar verdiğinde nefesler tutuldu... MHP lideri konuştu;
"Türkiye'ye karşı sinsi bir savaş açılmış. Bu savaşlardan biri yurtdışındaki askeri kamplarda Türkiye'ye düşman devletlerin desteğiyle yetiştirilen silahlı terör örgütleri ile yaşanıyor. Bu silahlı çeteler öğretmenleri katlediyor, insanlan birbirine kışkırtarak huzursuzluk, kargaşa yaratmak, ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemek istiyorlar. Susurluk'taki kaza öyle bir kaza ki kazanın olduğunda başka kimlik taşıyan insanın Abdullah Çatlı olduğunu bilenler, takip edenler var. Bu bir planla karşı karşıya olduklarını düşündürüyor."

Gazeteci: "Peki bu üç kişinin bir arada olmaları normal mi?"
Alparslan Türkeş: "Neden bir arada olmayacaklar? Polis, Emniyet Müdürlüğü'nde değerli bir memur. Sedat Bucak PKK'ya karşı olan bir aşiretin lideri. Arabadaki diğer kişi hakkında bazı çevrelerin iddiaları var ama iftiradan öte bir anlam taşımıyor. Çünkü iddialarını kanıtlayan bir belge yok. Bir ideolojik zıtlaşma ortamında gençler çok sert bir ideolojik kamplaşmaya sürüklendiler. Bu husumet içinde, yer alan bir takım kişilerin iddialarıyla o kişi suçlanmış. Durum bundan ibaret. Devletin kendi mekanizması içinde gizli servislerin çalışmaları var. Bu üç kişi onun için bir araya gelmişler."
Merhum MHP lideri, Çatlı'nın vatansever olup olmadığı sorusuna sert çıkışarak;
"Aksini kanıtlayan belge nerede. Mahkemeye bile çıkmamış. Çatlı'nın vatanseverliği konusunda aksini söylemek için bir sebep ve belge yok. Devlet hizmetindeki tecrübelerimden yararlanarak, Abdullah Çatlı'nın devlet adına görev aldığını kabul ediyorum." diyordu.
Merhum lider Alpaslan Türkeş, Türk'lüğün gelmiş geçmiş en büyük sembollerden biriydi.

Şanlıurfa MHP II başkanı Feridun Öncel ise: "Bizler ne prensler olarak Amerika veya Avrupa'dan gelip de siyasete atıldık, ne de arkamızda bizleri koruyan veya kollayan belli çıkar grupları vardı. Türkiye'de yaşamakta olan her insanın ülkesini sevip sahiplenmesi kadar normal bir şey yoktur. Abdullah Çatlı kim? diye sorduğunuz an cevabı oldukça kolay: Abdullah Çatlı'yla aynı yıllarda aynı okulda okudum, ülküdaşımız olan Çatlı pırıl pırıl bir insan, memleket sevgisiyle yoğrulmuş, herkesin yardımına koşan birisiydi. Kim ne derse desin, onu bizim yüreğimizden söküp atamazlar. Çatlı'ya belli kesimler, Bahçelievler katliamını yıkmak istiyor. Ellerinden gelse şu son istanbul'daki sel baskınım da Abdullah Çatlı yaptı diyecekler... Bütün bunları söyleyenlerin hiç Allah korkusu, utanma duygusu yok mudur?" diyerek tabandan yükselen sese kulak verilmesi gerektiğine dikkat çekiyordu.
Çünkü taban, Çatlı'ya sahip çıkan ve eskiden olduğu gibi cesur çıkışlarıyla alkış toplayan bir parti istiyordu. Merhum Alpaslan Türkeş liderliğinde MHP, onun sağlığında Çatlı olgusuna titiz yaklaşıyordu. Merhumun vefatı üzerine yerine gelen yeni kadro, seçimlere kadar Çatlı olgusu üzerinde dikkat ederken, sandık yarışı bittikten sonra tabandan gelen sese kulağını tıkar olmuştu. Oysa ki partiler şahsi düşünceler ve şah¬si çıkarlar üzerine değil, düşünceleri ve idealleri üzerine yollarına yürürler. Ülkücülüğün temel prensibi olan "ahde vefa" başka prensiplerle değiştiriliyor muydu?...
Çatlı, BBP ve Yazıcıoğlu;
"Ne kadar geriye bakarsan, o kadar ileriyi görebilirsin."
78'li yıllarda aynı ideoloji için ülkücü kitleye başkanlık eden Yazıcıoğlu-Çatlı ikilisi 5 Kasım 1996'da mezar başında yüz yüze gelmişti. Yazıcıoğlu, Çatlı'nın cenaze törenine geldiğinde mikrofonlara konuştu: "25-30 yıl öncesinin hatırına buradayım."
Çath, CHP ve Baykal;
"Çürük merdivenle dama çıkılmaz."
En büyük hayal kırıklığını CHP yaşamıştı. Zira bu parti, "Susurluk entrikasını" yaratanın ülkücü olma sebebiyle ekmeğine bal sürdüğünü sanmış, vermiş veriştirmiş ancak 99 seçimlerinde barajı aşamadan sessizliğe gömülmüştü.
Mecliste oluşan "Susurluk politikanı kur oy topla" sendromu uzun bir dönem, hatta günümüzde bile işlendi durdu. Hatta siyasette mesafe almak isteyenler, Çatlı'mn vatanperliğini ya da Susurluk üçgenini politika haline getirerek, milletvekili ve makam sahibi oldular!
Fakat gündür gelir geçer, bir çoğu tarihte dip not bile olamazlar ama Türkmen Beyi Abdullah Çatlı yaşarken bile tarihti. Er meydanında galip çıkan Çatlı olmuştu.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com