CENAZEMİZ VAR

Yıllardır doya doya baba diyemediğim ise mezara doğru ilerliyordu. 5 Kasım 1996

Cenazeye katılmak üzere hazırlık yapmak, bizim için en zor olanıydı. Kalabalık bir grupla yola çıktığımızda, babamı bu son yolculuğuna uğurlamak için binlerce kişi sokakları doldurmuştu. Okullar neredeyse boşaltılmış, dükkanlara kepenk çekilmiş, hanımlar ise balkonlara akın etmiş dualar okuyorlardı.
Cenaze namazının kılınacağı camiye, polislerin yolu açmasına rağmen, büyük zorluklarla ulaşabilmiştik. Arabadan iner inmez, nereden çıktığı anlaşılamayan bir medya ordusuyla karşılaştık. Hepsi en azından o gün için, bize karşı anlayışlı davranıyorlardı.
Demir parmaklıklardan tutunup cami avlusundaki bayrağa sarılmış babamın tabutunu izliyorduk. O an benden bir şeylerin kopup gittiğini hissettim. Bunun adı hayata küsmekti, bunun adı toprağa diri diri gömülmekti, can çekişmekti. Arabaya binmek üzereyken gazeteci görünümlü biri -gazeteci olduğuna inanmıyorum- anneme mikrofonu uzatıp, "18 yıldır cinayetlerden dolayı aranan eşinizin bayrağa sarılmasına ne diyeceksiniz?" dedi. Bitkin olan annemin tepki vermesine fırsat tanınmadan, yanımızdakiler bunu uzaklaştırmışlardı. Ben ise buna içimden "Sen ne anlarsın ki manevi değerlerden. Bu vatan için bir tek çivi bile çakmaya teşşebbüs edenler nasıl bayrağa sarılıyorsa, Çatlı'nın buna dünden hakkı vardır" diye cevap veriyordum. Bakışlarımı tekrar babama doğru çevirdiğimde, gördüm ki O binlerce kişinin omuzunda tekbir sesleriyle camiden çıkarılıyordu. Kalabalık "Kahraman Reis" ve "Çatlılar ölmez" diyordu. Çekilen onca çilenin mükafatı da bugünkü Çatlı coşkusuydu. Yoksa dediğim gibi vatana hizmetin bedeli yoktu. Zirvedekiler, yani sadece isim olarak zirvedekiler, Çatlı'nın reisliğini unutmuş olabilirlerdi. Bu onun verdiği hizmete toz konduramazdı.
Konvoyun ilerlediği meydanın bir kenarında cenaze arabasının geçmesini bekliyorduk. Ağabeylerimizin yardımıyla, konvoyun önüne geçtiğimizde, yitirdiğim canın bana dönmek istediğini fark ettim. Elime verilen babamın resmi, bana bir hayat hikayesini mırıldanıyordu. Yıllardır doya doya baba diyemediğim ise mezara doğru ilerliyordu. Toprağa ait olduğunu kabul etmek, bana bir daha öğüt veremeyeceğini bilmek... Artık babamın tabutunu açıyorlardı. Beyaz kefene sarılmış bedeni... içimden binlerce kez "Allah" diye haykırdığımı hatırlıyorum. Gözlerim kararmak üzereyken, bir el sıkıca omuzumu kavradı. Reis diye ağlıyordu. Birbirimize baktık. O bana, ben de ona acımıştım. Omuzumu kavrayan ağabeyim, yaklaşık 12 yıl boyunca bize kader dostluğu etmişti. Hem de ölümüne kadar! Onu bu en acı anımızda yanımızda görmek, bize güç veriyordu. En zor yıllarımızda olduğu gibi üstümüze titrer miydi bilemiyordum. Ağabeyim yere çömelmiş, elleriyle yüzünü kapatmış ağlıyordu. Dayanamadım. Gözyaşlarımı silip yanına çömeldim. Ağabeyim bana bakamıyordu. Bir şeyler eksilmişti, bir şeyler kopup gitmişti. Bunu anladığım an beynimden vuruldum. O andan itibaren, benim için cenazemizin sayısı ikiye yükseldi. Gözlerini benden kaçırarak; "Bana bir şey sorma... Kaldıramam." dedi ve kameralardan kaçarcasına kuytu bir köşeye çekildi. Ağabeyimin adını ne koymalıydım? Ne? O artık sadece Omar ağabeydi. Bir zamanlar başı ağrıyınca ağladığım, ekmek alacak paramız yokken ekmeğimi onun için sakladığım ve şimdi sıradan olmak isteyen bir Omar ağabey. Babamın mezarı basındaydım ve hayat her yönüyle çok kalleşti. Ben henüz çocukken tanıyıp adını "kurtarıcı" koyduğum ağabeyim, bu kez kendinden bile kaçıyordu. Tıpkı cenazeye katılmaktan korkan diğerleri gibi. iki günlük propaganda mıydı, yirmi yıllık bir lideri gözlerinde bu kadar korkutan! Hani reis her şeydi!
Hayat bizim için esas bundan sonra acı olacaktı. Dostluklar yalandı, ahde vefa çalınmıştı, verilen şeref sözleri... Olayların gidişatını kontrol etmeye dermanımın kalmadığını biliyordum. Öfkeyi, acıyı, yıkılmayı, hayata küskünlüğü, ağır sorumluluğu... Reis'in kızları esas bunları yaşardı, iddia edildiği gibi lüks hayatı değil. Yıkılmayacaktım. Dünyaları salsalar da üstüme yıkılmak nedir bilmeyecektim. Yere çömelip babamın toprağını O'nu kucaklarcasına göğsüme bastım. O'nunla tokalaşmak için toprağı tüm gücümle avuçladım. Biz anlaşmıştık. Babam benimle neler paylaştıysa esas bunlar benim kılavuzum olacaktı. Varsın tabutuna sarılan bayrağı çok görsünler, varsın pırlanta kalbine taş desinler. Kaç yazar Reisim! Elbet vakit gelir ki utanmaları şart koşulur. Sabrında, sırlarında, emanetinde emin ellerde. Yalnız değiliz baba, gerçek dostların, kendilerini deşifre etmeyenler burada.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com