BABAMIN VEDASİ

Saat 22:30
Eve alelacele çağrılan doktor anneme sakinleştirici iğne yapıyordu. Öyle çaresiz, öyle yıkılmıştı ki benim annem. Odadaki herkes matemin ilk saniyelerini yaşıyor, bana hayatın esas acısının henüz yeni başladığını fısıldıyorlardı. Ne olmuştu, bu insanlar neden ağlıyorlardı? Konuşmak istiyordum fakat çenem tutulmuş, hafızam sanki uçup gitmişti. Ben kimim, onlar kim, burası neresiydi... Kimliğimi kaybetmiştim. Acıyı en yoğun biçimde yaşıyor, nefes alışım dahi bedenime batıyordu. O an ne ben kendime, ne de akıl mantığa sığıyordu. Yüreğim deli U deşik, sözlerim bulanık. Anlamı yok ağlamalarımın, çaresi yok çünkü O geri dönmeyecekti.
Bir ara kendimden geçmiş olacağım ki gözlerimi açtığımda ıııabaya binmek üzereydik. Gözüme çarptığı kadarıyla Sami l loştan'ın ailesi ve tanımadığım kişiler gelmişti. Evin önündeki kalabalıkla, Nevşehir'e doğru yola çıkacaktık. Araba hareket elliğinde, geriye dönüp baktım. Biri babamın ayakkabılarını apartmanimizzin önüne bırakıyordu. Gözlerimi her açtığımda cehennemdeyim sanıp onları sımsıkı kapatıyordum. Acımız o kadarar büyüktü ki etraftaki dağlara bir of çeksem yıkarım saniyordum. Annem bana kabus gördüğünde canını acıt o zaman uyanırsın derdi. Yol boyunca ne zaman kendimi tokatlasam, tilııısıımdan uyanıp kendimi tekrar tokatlıyordum.
Gideceğimiz yere nihayet varmıştık. Her şey çok bulanık, insanlar çok ağır hareket ediyorlardı. Bir an herkesten öyle bunaldim ki aralarından sıyrılıp bir köşeye çekildim. Önümde İse yeşilliğin tam ortasında bir araba duruyordu. Ve koyu rengi bana ölümü anımsatıyordu. O an kendimi öyle hafif hissettim ki, yerden yükselerek arabanın yanına gittim. Arka koltukta oturan sarı gömlekli bey ise bana işaret ederek, yanına daha çok yaklaşmamı istiyordu. Tamdık gelen simasını, yoğunlaşan sisten dolayı seçemiyordum. Sonra O kapısını açtı, bir müddet bekledikten sonra elleriyle kendi vücudunu yokladı. Gözlerimi ovuşturdukça O bana biraz daha güleç, biraz daha tanıdık; adımlarımı attıkça O bana biraz daha uzak, biraz daha imkansız geliyordu. Sis perdeleri birbiri ardına açıldıkça gördüm ki O benim babamdı. Babam gülümsüyordu. Arabanın etrafında dolandı, konuşmaksızın iyi olduğunu anlatırken inanılmaz bir ses koptu, irkilerek uyandığımda hayatım yer değiştirdi, rüyamdan uyanmıştım. Arabadakilerde telaşlanmışlardı. Ne ilginçtir ki onlarda benim rüyamda duyduğum o sesin aynısı duymuşlardı. Dediklerine göre arka cama büyük bir şey çarpmıştı. Yani babamın arabadayken kazada oturduğu yere! Arabadan inip baktıklarında ne lastik patlamış, ne de arabada en ufak bir çizik vardı. Arkadan bizi izliyen araba konvoylarında ki kişilerde patlamayı andıran bir ses işittiklerinden bahsediyorlardı. Rüyamı anlattım. Gördüğüm rüyayla bu büyük sesin bağlantılı olabileceğini düşünüyorlardı. Herkes şaşkın ve son derece hüzünlenmişlerdi. ibrahim S.'ye göre bu hadisenin ilahi yönü vardı. Zaten ben ve ailem yaşayacağımız dört yıl içerisinde son derece ilginç hatta ilahi yönleri olan rüyalar görme şansına sahip olacaktık.
hiçbir yorum yapmadan yola devam ettik. Amaç, dağları taşları keşfetmek değil, alışagelmiş ağıtları gizlemekti. O an hepimiz birer usta oyuncuyduk. Araba tiyatro salonu, konu ise ağıt gizleme sendromu idi. Babam yanımızdan ve aklımızdan hiç ayrılmayacak, hiç çıkmayacaktı. O daima yanımızdaydı.
Artık Nevşehir'deydik. Bana babanın defni yapılacak denildiğinde bunun kötü bir şaka olduğunu sanıyordum. Bazen O'-nun ölmediğine, yapılıcak onca iş arasında O'na gönül verenleri yalnız bıraktığına inanmak istemiyordum.
ilk gün babamın kardeşi olan Zeki Çatlı'nın evine götürüldük. Diğer günler dayımlarda kalacaktık. Ev o kadar kalabalıktı ki gelen giden beni kucaklıyor, kulağıma lüzumsuz şeyler fısıldıyorlardı. Teselli vermeye gelen ziyaretçilerden bazıları beni çok şaşırtmışlardı. Onlar bizi teselli etmekten ziyade, birbirlerine güç gösterisinde bulunup, kim daha çevre sahibi, kimin nesi daha fazla muhabbetini yapıyorlardı. Ben bu in¬sanların gerçek yüzüyle karşılaşmak istemiyordum. Bu yüzden balkona doğru yürüdüm. Aslında kendimi suçlu buluyordum. Babam 1 Kasım günü aradığında O'na dikkat etmesi için daha çok ısrar etmeliydim. Her şeye son verme isteği balkona doğru her adım atışımda artmaktaydı. Hiçbir şey düşünmemeli, mantığımı benden evvel öldürmeliydim. Bu son bana dost geliyordu. Bu son, sevdiklerimin acısını duymama engel olacaktı. Içeriki odalardan kardeşimin sesi geliyordu. Beni arıyordu. Bir kaç damla aktı gözlerimden. Belkide koruma iç güdüsünden olsa gerek, kardeşimi acı çekerken görmek ve ona mani olacak hiçbir şey yapamıyorken buna seyirci kalmak bana ağır geliyordu. Demir parmaklıklardan tutunup, hiçbir şeyi düsünmemeye büyük çaba harcıyordum. Rüzgar yüzüme çarpıyordu, son iki parmağımı bırakınca beton beni kucağına alacaktı. Gözlerimi yumdum, demek ki herşey buraya kadardı. Babamın "insan ölürken dahi onurlu ölmeli" demesi aklıma geldi, irkildim ve kendimden çok ama çok utandım.
Akşama doğru, firarda olmasına rağmen Haluk Kırcı ziyaretimize geldi. Annemle konuşacak mevzularının olduğunu belimi ve mutfağa geçtiler. Haluk Kırcı'nın yanına oturmuştum.
Haluk Kırcı: "Yenge ben yıkıldım. Tutunacak dalım kalmadı. Böyle bir adamın arkasından daha şimdiden iftira atmaya baslandı. Gidişatını hiç beğenmedim."
Meral Çatlı: "Daha çekecek derdimiz varmış Haluk. Abdullah'ın yanında miydin kaza sırasında?"
H. Kırcı: "Yok yenge. Haberi Habip'den aldım ve hemen Susurluğa.gittim Benim de kulağıma böyle bir duyum geldi ama asli yok." dedikten sonra cebinden babama ait olan kırmızı küçük çakıyı çıkardı.
Anneme, bunu babamdan bir hatıra olarak kendisine vermesini istiyordu. istek geri çevrilmedi.

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com