BABAM ÖLMÜŞ

"Ayakta ölmek diz üstü yaşamaktan daha evladır." Roosevelt

3 Kasım 1996 Saat 20:00
Birkaç dakika önce yüreğime saplanan derin bir sancıyla gözlerim dolmuştu. Bir haftadır bu sancılar beni yokluyor, içimi bunaltıyordu.
Akşam yemeğini yedikten sonra Selcen le ders çalışmaya koyulduk. Kardeşim Bedrettin Dalan'ın vakıf okullarından birinde lise iki öğrencisi idi. Ben de istanbul Üniversitesinde okumaktaydım. Aklımın karışık olması dolayısıyla, kardeşimin sorularının bir çoğuna cevap veremeyişim beni sinirlendirmişti. Aslında canım ders çalışmak istemese de, içimdeki o tuhaf sıkıntıyı atmak için kendimi derse vermemin fena olmayacağım düşünüyordum ama dediğim gibi içim bunalıyordu. Derken zilin çaldığını işitir gibi oldum. Sanırım misafir gelmişti fakat önümde duran Fransız Edebiyatı ödevimi bitirip, yanlarına gitmeye karar vermiştim. Ancak oturma odasından git gide yükselen konuşmalar beni rahatsız etmeye başlamıştı. Son satırı tamamlayıp kalkmayı düşünürken, annemin "Allah'ım" diye haykırdığını işittim. Aylardan Kasımdı ve bu ay bizim için hayra alamet değildi. O an bir şeylerin benden kopup gittiğini hissettim, içine gömülü kaldığım o bir kaç saniye de sanki bin yıl yaşadım, yerimden kalkamadım. Korkumun beni olduğum yere çivilediğini anlayınca haberi beklemeye koyuldum.

"Abla, abla! Babamız kaza geçirmiş!"

'Ağir mi ?" diyebildim.

"Yoğun bakımdaymış!"
"Selcen dalga geçme! Yalan konuşma!"
Kardeşimin titrek sesi, sararmış yüzü ve ürkek gözlerinde kaybolmuşken, ciddi bir şeylerin olduğunu anlamıştım. Hemen annemlerin yanına gittim.
Uçurumun kenarında sallanan kurban misali, ölüm kalım meselesinde yeni bir derdin çıkmaz sokağındayız ve saniyelerin asır olduğu bir zaman içerisindeyiz. Geçmişin sayfaları birer birer aralanırken, yoksa talihsiz kaderimizin kokusu tekrar mı üzerimize sinecekti?
Başımın inanılmaz hızla dönmesi, son durağı annemin kemirmekte olduğu dudaklarında buldu. Selcen ise dua ediyor. Yüce Rabbimize yalvarıyordu.
"Meral abla, Allah aşkına söylediğime pişman etme... Şükürler olsun ki Mehmet ağabey yoğun bakımda."
Haberi getiren ikbal abla sürekli soluyor, yüzünün almış olduğu emanet sarılık, babamın bizlere söylendiğinden daha ağır durumda olduğunun kara habercisi oluyordu.
ikbal ablanın söylediği son cümle hala kulaklarımda çınlar; "Ağabeyimiz yoğun bakımda..."
Saat 20:30
Ölme... Ölme... diyen Selcen'in dudaklarının arasından çıkan her kelimeyi hecelere bölüp, her birini teker teker duvara fırlatıp, aklımdan "lanet olası kelimeler, defolun evimizden, babamın yakasını artık rahat bırakın" düşüncesi geçiyordu. Zil çaldı. Kötü haberin tez duyulduğunu bildiğimizden, birbirimize baktık, çok korkuyorduk. Annem, yarı koşar şekilde kapıyı açtı. Gelen Ali Yasak'ın eşi Sema Yasak'tı. Korkum daha da artmış, eğer babam basit bir kaza geçirseydi, herkes evimizde toplanmazdı diye düşünmeye başlamıştım. Sema Yasak bizlere konuşma fırsatı bırakmadan;
"Korkmayın canım bir şey yok. Sadece bir kaç sıyrığı varmış." dedi. Annemi kucaklayıp "Allah beterinden saklasın" derken gözlerini bizden kaçırıyordu.
"Nereden biliyorsun Sema, yoksa Mehmet'le konuştun mu?"
"Yoo hayır, Ali söyledi."
Oturma odasına geçmiştik. Sürdürülen sessizliği sorularla değiş tokuş etmek istemediğimiz için herkes birbirine yabancı kesilmişti. Belki de hepimiz düşünmekten korktuğumuz için susuyorduk. Oysa evdeki sessizlik bana acı veriyordu. Hiç anlam veremediğim bir hadise vardı, bu da beni çıldırtıyordu. Babamın tüm yaşantısı boyunca geçirmiş olduğu hareketli hayattan olsa gerek, annem;
"Kocamı öldürdüler değil mi? Söyleyin. Susmayın. Kim yaptı, kim?" dedi.
O sırada kardeşim kendinden geçti. Gözlerimin yuvalarından fırladığını sanıp, ellerimle yüzümü kapattım. Hiç kimseyi görmek, hiçbir şey duymak istemiyordum, istem dışı aklımdan senaryolar kurdum peş peşe. Babamı kahpe kurşuna giderken görmek mi? Hayır diye haykırdığımı hatırlıyorum.
Artık dayanamıyordum. Sema Yasak'a dönerek;
"Neyi bekliyoruz... Yeter artık kimse aramıyor işte!" dedim.
O da mahcup bir sesle, "Ali haber verecekti." diyebildi. bu kez annem metanetini toplayıp; "Sen ara" dedi.
Sema Yasak, geldiğinden bu yana elinden hiç bırakmadığı cep telefonuna bakıp: "Doğru ya benim de aklım başımda değil ki" diyerek, korkunun mirası olan terden parmakları kayarak, Ali Yasak'ı aradı. Telefonu kapalıydı. O an korkumun ecele faydasi yok demekten tekerlemeler yaptım ve ekledim;
Ama sen yine de ölme baba
Saat 22:00
Haberi alışımızdan bu yana yaklaşık iki saat geçmesine rağmen telefonumuz hala çalmıyordu. Sessizliğin kulağımı deleceği vakit, beklenen ya da beklenmesi ızdırap veren an gelmişti. Telefonun ikinci çalışında Sema Yasak "Hadi hayırlısı, Allah onu sevdiklerine bağışlasın" dedi ve ahizeyi kaldırdı. Annemle Seken oturdukları koltuğa gömüldüler, ben de kulaklarımı var gücümle tıkayıp balkona kaçtım. Bu kez balkondan babamın eve dönüşünü değil, kötü haberinin ciddiyetini bekliyordum. "Ya babam öldüyse" düşüncesi aklımdan geçince, hemen odaya geri döndüm. Sema Yasak'ın konuşma şekline, ses tonunun ciddiyetine, yüz ifadesinin değişip değişmediğine hepimiz pür dikkat kesilmiştik. Sürekli olarak "peki, oldu, tamam Ali Bey" diyordu. Sema Yasak, genelde kötü ya da tatsız bir durum söz konusu olunca Ali Yasak'a, Ali bey derdi.
Nefesimin tükeneceği vakit; "Bir şeyi yokmuş" dedi. Yerine oturmak isterken, kendini koltuğa attı. Gözlerinde acıyı okumuştum. Yüzünü buruşturup; "Meral... Nasıl söyleyeyim..." diyordu.
Yüreğimizdeki kıyamet, bir daha hiç dinmemek üzere kopmuştu

'ÇATLI DEŞİFRE OLMASIN'

İvaza olup biteli yarını saat geçmişti. Özel timciler Mustafa Altınok'la Enver Ulu, Sedat Bucak ve Hüseyin Kocadağ'ı, diğer özel timci Ercan Ersoy'da Abdullah Catlı'yı önce sağlık ocağına ardından da Susurluk Devlet Hastanesine götürdüklerini söylüyorlardı. Meclis, yeraltı dünyası, derin devlet ya da devletin önde gelenleri, Emniyet teşkilatı, gizli servisler, askeriye ve basın organları bu kazayla çalkalanıyordu.
Susurluğun bağlı olduğu Balıkesir'de ise ilginç bir telefon görüşmesi gerçekleşiyordu.
Balıkesir Emniyet Müdürü Nihat Camadan'ın telefonu çaldı. Karşı hattaki, Kocaeli 11 Jandarma Alay Komutanı Albay Veli Küçük'tü. Emniyet Müdürüyle görüşmek istiyordu. Camadan, sekreterinden hemen telefonu bağlamasını istedi.
Albay Veli Küçük: "Susurluk'taki kazada ölen Mehmet Özbay, bizim çalışanımız. Tutanaklarda ismi geçmezse iyi olur."
Emniyet Müdür Nihat Camadan: "Kaza polis bölgesinde değil, jandarma bölgesinde. Jandarmaya söylemek lazım."
Albay Veli Küçük: "Jandarma komutanını aradım yerinde yoktu."

 

acilis tarih: 25.02.2003
bu site Türk İslam Ülküsüne bağli
Copyright © 2003 www.Yalniz-kurt.com